Bakara Suresi
Bakara, Kur’ân-ı Kerîm’in varoluşsal, hukuki ve toplumsal inşa nizamını kuran ikinci süresidir. Medine döneminin ilk yıllarında, insanlık fıtratını paralel yasa koyucuların sanal esaretinden kurtarmak amacıyla parça parça fakat bütündeki nizamı kuracak şekilde nâzil olmuştur. Kur’ân’ın kendi kendini tefsir etme (tasrif) ilkesi gereği, Fatiha Suresi’nde kulun talep ettiği dikey hidayet ve “sırat-ı mustakîm” arayışının hayat sahnesindeki ilk, en geniş ve şüphe barındırmayan cevabıdır. Sürenin dikey eksenini belirleyen anayasal mukavele, hilafet sözleşmesi ve yeryüzü nizamı mühürlüdür ve süreden ayrı düşünülemez. Sürenin asıl nüzul gayesi; insan zihnindeki teslimiyet (İslâm), takva, arındırılmış hukuk, borçlanma (din) ve infak sınırlarını birbiriyle zincirleme ve asla çakışmayacak bir nizamda inşa ederek, beşeriyeti sahte otoritelerin koyduğu sığırlaştırıcı (Bakara) kurallardan ve maddeperestlikten arındırmaktır.
Bakara Suresi
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Bismillâhirrahmânirrahîm
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle.
| 1. | Elif, Lâm, Mîm. |
| 2. | “İşte o Kitap budur; içinde hiçbir şüpheye yer yoktur; o, kendisini koruyan, sorumluluk bilinciyle hareket edenler (mutteqîn) için tam bir rehberdir.” |
| 3. | “Onlar ki; duyu organlarıyla algılanamayan o gizli hakikat boyutuna (ğayb’a) güvenirler, o tüm kuralları ve hudutları tek çatı altında barındıran büyük teslimiyet şemsiyesini (salât’ı) aktif bir eylemle ayağa kaldırıp işletirler ve kendilerine verdiğimiz her türlü zahiri veya batıni imkandan başkalarıyla bölüşme kanalı açarak paylaştırırlar (yunfiqûn).” |
| 4. | “Ve onlar, sana indirilene de senden önce indirilmiş olanlara da güvenirler; gelecekteki o nihai dönüş boyutuna (âhiret’e) da hiç şüphesiz, kesin bir bilgiyle inanırlar.” |
| 5. | “İşte onlardır Rablerinden gelen tam bir rehberlik üzere olanlar; ve işte onlardır o mutlak kurtuluşa, esenliğe erenler (mufliḥûn).” |
| 6. | “Şüphesiz, ilahi hakikatleri ve adalet sistemini bile isteye örtbas eden, sabote edenlere (keferû) gelince; onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, güvenip inanmazlar.” |
| 7. | “Allah onların kalplerini ve işitme yetilerini (kendi tercihleri doğrultusunda) mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde de kalın bir perde oluşmuştur. Onlar için çok büyük bir azap vardır.” |
| 8. | “İnsanlardan öyleleri de vardır ki, ‘Biz Allah’a ve o nihai dönüş gününe güvendi k’ derler; oysa onlar kalpten güvenip teslim olmuş (mu’minîn) değillerdir.” |
| 9. | “Onlar akıllarınca Allah’ı ve güvenip teslim olanları aldatmaya çalışırlar; oysa onlar farkına varmadan sadece kendi benliklerini aldatıyorlar.” |
| 10. | “Onların kalplerinde (niyet ve idraklerinde) bir hastalık vardır; Allah da onların bu hastalığını (kendi tercihleri doğrultusunda) artırmıştır. Yalan söyleyip durdukları için onlar için can yakıcı bir azap vardır.”. |
| 11. | “Kendilerine: ‘Yeryüzünde düzeni bozup bozgunculuk (fesat) yapmayın’ denildiğinde: ‘Biz sadece düzeni sağlayan, ıslah edenleriz (muslihûn)’ derler.” |
| 12. | “İyi bilin ki, onlar yeryüzünde düzeni bozan, sabote edenlerin (mufsidûne) ta kendileridir; fakat bunun farkında bile değillerdir.” |
| 13. | “Onlara: ‘Diğer dürüst insanlar nasıl güvenip teslim olduysa siz de öyle güvenip teslim olun’ denildiğinde: ‘O sığ düşünceli, ahmak kimseler (sufehâ) gibi mi inanacağız?’ derler. İyi bilin ki, sığ düşünceli ahmakların ta kendileri onlardır; fakat bunu bizzat idrak edip bilmezler.” |
| 14. | “O güvenip teslim olanlarla karşılaştıklarında: ‘Biz de güvenip inandık’ derler. Kendi şeytanlarıyla (kötülük odakları ve liderleriyle) baş başa kaldıklarında ise: ‘Biz kesinlikle sizinleyiz, biz onlarla sadece alay ediyoruz’ derler.” |
| 15. | “Allah da onlarla alay eder ve onları kendi azgınlıkları (ṭuğyân) içinde, bocalayıp dururlarken kendi hallerine bırakır, mühlet verir.” |
| 16. | “İşte onlar, o doğru rehberliğe (hudâ) karşılık sapkınlığı (dalâlet) satın alan kimselerdir. Bu yüzden onların bu ticareti kazanç getirmemiş ve kendileri de doğru yolu bulamamışlardır (muhtedîn).” |
| 17. | “Onların durumu, (aydınlanmak için) bir ateş yakan kimsenin durumuna benzer. O ateş çevresini tam aydınlatmışken Allah onların nurlarını (idrak ışıklarını) giderir ve onları hiçbir şeyi göremeyecekleri zifiri karanlıklar (ẓulumât) içinde bırakır.” |
| 18. | “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; artık onlar (hakikate, o fıtri temiz özlerine) dönmezler.” |
| 19. | “Yeyahut onların durumu, gökten boşalan, içinde zifiri karanlıklar (ẓulumât), gök gürlemesi ve şimşekler barındıran yoğun bir yağmura tutulmuş kimselerin durumu gibidir. Ölüm korkusuyla, o yıldırım seslerinden kulaklarını parmaklarıyla tıkarlar; oysa Allah, o ilahi hakikatleri ve adalet sistemini bile isteye örtbas edenleri (kâfirîn) çepeçevre kuşatandır.” |
| 20. | “Şimşek neredeyse gözlerini kör edecek gibi kapıverir. Önlerini her aydınlattığında onun ışığında yürürler; üzerlerine karanlık çöktüğünde ise çakılıp kalırlar. Eğer Allah dileseydi, onların işitme ve görme yetilerini bütünüyle giderirdi. Şüphesiz ki Allah, her şeye gücü yetendir, her şeye mutlak ölçüyü koyandır (Qadîr).” |
| 21. | “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kul olun, O’nun belirlediği yaşam programına entegre olun ki; böylece kendinizi koruyabilesiniz, sorumluluk bilincine (taqvâ’ya) erişebilesiniz.” |
| 22. | “O, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina (korunaklı tavan) yapandır. Gökten bir su indirip onunla size rızık olarak ürünler çıkardı. Öyleyse, bile bile Allah’a ortaklar, eşler (endâd) koşup durmayın.” |
| 23. | “Eğer kulumuza parça parça indirdiğimizden bir şüphe içindeyseniz, haydi onun benzeri bir sure getirin; eğer iddianızda sadıklardan iseniz, Allah’tan başka (güvendiğiniz) tüm şahitlerinizi, destekçilerinizi de çağırın.” |
| 24. | “Bunu yapamazsanız –ki asla yapamayacaksınız– o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, o ilahi hakikatleri ve adalet sistemini bile isteye örtbas edenler, sabote edenler (kâfirîn) için hazırlanmış olan o ateşten kendinizi koruyun.” |
| 25. | “Güvenip teslim olan (âmenû) ve fıtrata uygun, düzeltici, yapıcı işler yapanları (ṣâliḥât) müjdele: Onlar için altından nehirler akan cennetler vardır. Kendilerine ne zaman oranın ürünlerinden bir rızık sunulsa, ‘Bu, daha önce de bize rızık olarak verilen şeydir’ derler; oysa bu onlara o benzerlikte (idrak boyutunda) sunulmuştur. Orada onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada kalıcıdırlar.” |
| 26. | “Şüphesiz Allah, bir sivrisineği de, ondan daha üstün/öte bir varlığı da örnek vermekten çekinmez. Güvenip teslim olanlar (âmenû) bunun Rablerinden gelen mutlak bir hakikat olduğunu bilirler. İlahi hakikatleri bile isteye örtbas eden, sabote edenler (keferû) ise: ‘Allah bu örnekle ne demek istedi ki?’ derler. Allah bu örnekle birçoğunu sapkınlığında bırakır, birçoğunu da doğru yola ulaştırır. O, bununla sadece yoldan çıkmış, ilahi hudutları çiğnemiş olanları (fâsiqîn) sapkınlığında bırakır.” |
| 27. | “Onlar ki; kesin bir sözleşmeyle bağlandıktan sonra Allah’a verdikleri ahdi bozarlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği bağları (akrabalık, insanlık ve fıtrat bağlarını) koparırlar ve yeryüzünde düzeni bozup bozgunculuk (fesat) yaparlar. İşte onlardır bütünüyle hüsrana, büyük ziyana uğrayanlar (ḫâsirûn).” |
| 28. | “Siz henüz cansız/yok iken size hayat veren Allah’ı, nasıl olur da bile isteye örtbas edip nankörlük edersiniz (tekfurûne)? Sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecek ve nihayet yine yalnızca O’na döndürüleceksiniz.” |
| 29. | “Yeryüzünde olanların tamamını sizin için yaratan O’dur. Sonra göğe yönelip onları yedi kat gök olarak pürüzsüzce düzenlemiştir. O, her şeyi dikey ve yatay boyutuyla eksiksiz bilendir (Alîm).” |
| 30. | “Hani Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife (hükümranlığı yürütecek, irade sahibi bir irade) var edeceğim’ demişti. Onlar da: ‘Orada düzeni bozup bozgunculuk (fesat) yapacak ve kan dökecek birini mi var edeceksiniz? Oysa biz Seni hamd ile tesbih ediyor ve Seni her türlü eksiklikten tenzih edip yüceltiyoruz’ dediler. Allah buyurdu ki: ‘Şüphesiz Ben, sizin bilmediğiniz o dikey hakikatleri bilirim.’” |
| 31. | “Ve Âdem’e esmânın (tüm varlık aleminin anayasal unvanlarını, potansiyellerini, niteliklerini ve işlevsel kodlarını) tamamını öğretti. Sonra onları meleklere gösterip: ‘Eğer iddianızda sadıklardan (ṣâdiqîn) iseniz, haydi şunların isimlerini ve varlık kodlarını Bana haber verin!’ dedi.” |
| 32. | “Onlar dediler ki: ‘Seni her türlü eksiklikten tenzih ederiz! Senin bize öğrettiğinden, bizim fıtratımıza yüklediğin o sınırlı işlevsel bilgiden başka hiçbir ilmimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen, her şeyi eksiksiz bilen (Alîm), her hükmünde mutlak isabet ve derin hikmet barındıransın (Hakîm).’” |
| 33. | “Allah: ‘Ey Âdem! Onlara bu varlıkların isimlerini ve kodlarını haber ver’ dedi. Âdem onlara o isimleri fıtratındaki o geniş idrakle haber verince Allah şöyle buyurdu: ‘Ben size, göklerin ve yerin o algılanamayan gizli boyutunu (ğaybını) kesinlikle bilirim; ayrıca sizin aktif olarak açığa vurduğunuz şeyleri de, kendi içinizde saklı tuttuklarınızı da bilirim dememiş miydim?’” |
| 34. | “Hani biz meleklere: ‘Âdem’in önünde boyun eğip secde edin’ demiştik de İblis hariç hepsi bütünüyle boyun eğmişti. İblis ise yanaşmadı, büyüklük taslayıp kibirlendi ve ilahi hakikatleri, adalet sistemini bile isteye örtbas eden, sabote edenlerden (kâfirîn’den) oldu.” |
| 35. | “Ve dedik ki: ‘Ey Âdem! Sen ve eşin bu cennette yerleşin. Ondan dilediğiniz yerde, bol bol, dilediğiniz gibi yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın; yoksa kendi varlığına ve fıtratına zulmedenlerden (ẓâlimîn) olursunuz.’” |
| 36. | “Bunun üzerine şeytan onları oradan kaydırdı ve böylece onları içinde bulundukları o güven ikliminden çıkardı. Biz de dedik ki: ‘Birbirinize düşman olarak inin! Artık yeryüzü sizin için belirli bir süreye kadar bir yerleşim yeri ve bir geçim imkanı olacaktır.’” |
| 37. | “Derken Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı; Allah da onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz ki O, tevbeleri bütünüyle kabul eden (Tevvâb), merhametini kesintisiz sürdürendir (Rahîm).” |
| 38. | “Onlara dedik ki: ‘Hepiniz oradan inin! Benden size bir rehberlik (hidayet) geldiğinde, kim Benim rehberliğime uyarsa artık onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar asla mahzun da olmayacaklardır.’” |
| 39. | “İlahi hakikatleri ve adalet sistemini bile isteye örtbas eden, sabote edenler (keferû) ve ayetlerimizi yalanlayanlar ise; işte onlar ateş halkıdır ve orada kalıcıdırlar.” |
| 40. | “Ey İsrailoğulları! Size bahşettiğim nimetimi hatırlayın, Bana verdiğiniz söze sadık kalın ki Ben de size olan vaadimi yerine getireyim. Ve yalnızca Benden, Benim adaletimden çekinin.” |
| 41. | “Sizde olanı tasdik edici olarak indirdiğime güvenip inanın; sakın onu ilk örtbas eden, sabote eden (kâfirin) siz olmayın! Benim ayetlerimi sığ, geçici dünya menfaatleriyle değiştirmeyin ve yalnızca Benim koyduğum hudutları çiğnemekten sakının.” |
| 42. | “Bile bile hakkı batılla karıştırıp eğip bükmeyin ve yine bile bile hakikati gizlemeyin.” |
| 43. | “O tüm kuralları ve hudutları tek çatı altında barındıran büyük teslimiyet şemsiyesini (salât’ı) aktif bir eylemle ayağa kaldırıp işletin, arınmak için verilmesi gerekeni verin (zekât) ve hakikatin önünde saygıyla eğilenlerle birlikte siz de eğilin.” |
| 44. | “Siz Kitab’ı okuyup durduğunuz halde, insanlara erdemli ve iyi olmayı emredip kendi nefislerinizi unutuyor musunuz? Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?” |
| 45. | “Başkaldırmadan direnmek, göğüs germek ve öz disiplini korumakla (Sabır) ve tüm kuralları-hudutları tek çatı altında barındıran o Büyük Teslimiyet Şemsiyesini (Salat) hayata ikame etmekle Allah’tan yardım isteyin;” |
| 46. | “O saygı dolu özneler ki, kendi varlıklarını terbiye edip geliştiren Rablerine kavuşacaklarına ve sonunda kesinlikle yalnızca O’na dönüp hesap vereceklerine dair sarsılmaz bir farkındalık ve kesin bir içgörü (Zann) içindedirler.” |
| 47. | “Ey İsrailoğulları! Size bahşettiğim o fıtri ve toplumsal nimetlerimi hatırlayın ve bir dönem sizi, adalet ve vahiy sorumluluğuyla çağdaşınız olan toplulukların (Âlemîn) üstüne çıkardığımı zihninize kazıyın.” |
| 48. | “Ve öyle bir günden sakınıp korunun ki; o gün hiçbir benlik bir başka benlik adına en küçük bir bedel ödeyemez, kimseden (hukuku çiğneyecek, iltimas sağlayacak) bir arabuluculuk (Şefaat) kabul edilmez, kurtuluş için hiçbir fidye/dengeleyici karşılık alınmaz ve onlara asla yardım da edilmez.” |
| 49. | “Hani sizi, azabın en kötüsüne reva gören, fıtri ve toplumsal geleceğinizi baltalamak için erkek çocuklarınızı boğazlatıp, kadınlarınızı ise (kimliksizleştirerek) hayatta bırakan Firavun hanedanından kurtarmıştık; işte bunda, kendi varlığınızı terbiye edip geliştiren Rabbinizden gelen çok büyük ve sarsıcı bir imtihan (Belâ) vardı.” |
| 50. | “Ve hani sizin için o (aşılmaz görünen) büyük su kütlesini/denizi yarıp bütünüyle parçalamış, böylece sizi kurtarıp, Firavun hanedanını ise sizler bizzat bakıp dururken gözlerinizin önünde o suyun derinliklerinde boğmuştuk.” |
| 51. | “Ve hani Musa ile kırk gece için sözleşmiştik de, onun (aranızdan kısa süreliğine) ayrılışının ardından, siz kendinize ve ilahi adalet sistemine bütünüyle zulmedenler (Zâlimûn) olarak o buzağıyı/gücü ilah edinmiştiniz.” |
| 52. | “Tüm bu (hıyanet ve sapışın) ardından, sahip olduğunuz fıtri imkanların hakkını veresiniz ve bu nimetlerin bilincine varasınız (Şükür) diye sizi yine de affedip kusurlarınızı örtmüştük.” |
| 53. | “Ve hani doğruyu eğriden, hakikati batıldan bütünüyle ayıran o ölçüyü (Furqan) ve o ilahi yasalar bütününü (Kitab) Musa’ya vermiştik; ta ki doğru yola, o fıtri rehberliğe (Hidayet) erişesiniz.” |
| 54. | “Hani Musa kavmine: ‘Ey kavmim! Şüphesiz siz o buzağıyı/gücü ilah edinmekle kendi benliğinize bütünüyle zulmettiniz (Zâlimûn); öyleyse sizi kusursuzca var eden Yaradanınıza (Bâri) yönelip tövbe edin ve (bunu yaparak içinizdeki o bencil, şirke meyilli) nefislerinizi öldürün/kökünü kazıyın; işte bu, Yaradanınız katında sizin için en hayırlı olanıdır’ demişti. Bunun üzerine O da tövbenizi kabul buyurmuştu; çünkü O, tövbeleri çokça kabul eden (Tevvâb) ve rahmetini kesintisiz akıtandır (Rahîm).” |
| 55. | “Ve hani bir zamanlar: ‘Ey Musa! Biz Allah’ı apaçık, çıplak gözle (Cehreten) görmedikçe sana asla inanmayacağız!’ demiştik de, siz öylece bakıp dururken o sarsıcı azap/yıldırım (Sâiqa) sizi çarpıp yakalayıvermişti.” |
| 56. | “Sonra, elinizdeki fıtri imkanların hakkını veresiniz ve bu uyanış nimetinin bilincine varasınız (Şükür) diye o (idraki ve bedeni) ölümünüzün/baygınlığınızın ardından sizi yeniden diriltip ayağa kaldırmıştık.” |
| 57. | “Ve üzerinize o bulutu gölge yaptık, size (zahiri ve batıni bir lütuf olarak) kudret helvası ve bıldırcın eti (Menn ve Selvâ) indirdik; ‘Size rızık olarak verdiğimiz o tertemiz, fıtri ve helal şeylerden yiyin’ dedik. Onlar (bu nimetleri sabote etmekle) Bize zulmetmediler, aksine yalnızca kendi benliklerine bütünüyle zulmediyorlardı (Zâlimûn).” |
| 58. | “Andolsun ki hani: ‘Şu yerleşim yerine/medeniyet alanına girin, orada dilediğiniz yerde bol bol, afiyetle yiyin; kapısından (ilahi hudutlara) bütünüyle boyun eğerek, tam bir teslimiyetle (Sücud) girin ve “Hata ve günahlarımızın dökülmesini, yükümüzün hafiflemesini diliyoruz (Hıtta)” deyin ki sizin hatalarınızı bağışlayalım; Biz, iyiliği ve kulluk kalitesini hayat tarzı haline getirenlere (Muhsinîn) nimetlerimizi daha da artıracağız’ demiştik.” |
| 59. | “Fakat o zulmedenler, kendilerine söylenen o (teslimiyet ve arınma) sözünü, başka bir (dünyevi/sığ) söylemle değiştirdiler. Biz de o zulmedenlerin üzerine, yoldan çıkıp fıtri sınırları bütünüyle çiğnemeleri (Fısq) sebebiyle, gökten sarsıcı bir azap ve pislik (Ricz) indirdik.” |
| 60. | “Ve hani Musa kavmi için su istemişti de biz de: ‘Asanı o taşa/kayaya vur!’ buyurmuştuk. Bunun üzerine ondan on iki pınar fışkırmıştı; böylece her topluluk kendi su içeceği yeri (Meşreb) kesin olarak bilmişti. ‘Allah’ın rızkından yiyin, için; fakat yeryüzünde bozgunculuk çıkararak, adalet sistemini sabote eden aktif bozguncular (Mufsidîn) olarak taşkınlık yapmayın’ demiştik.” |
| 61. | “Ve hani bir zamanlar: ‘Ey Musa! Biz tek bir çeşit yiyeceğe asla katlanamayacağız; artık bizim için Rabbine dua et de bize yerin bitirdiği sebzesinden, acurundan, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın’ demiştik. Musa da: ‘Siz o üstün, hayırlı ve fıtri olanı, daha aşağı ve sığ olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? Öyleyse inin herhangi bir şehre/esaret merkezine (Mısır), istedikleriniz orada bütünüyle var’ demişti. Nihayet (bu fıtri kaliteden sapmaları yüzünden) üzerlerine aşağılanma (Zillet) ve çaresizlik damgası vuruldu da Allah’ın gazabına uğradılar. İşte bu, onların Allah’ın ayetlerini, ilahi kanıtlarını bile isteye örtbas edip sabote etmeleri (Küfür) ve peygamberleri hiçbir hakka dayanmaksızın/haksız yere öldürmeye yeltenmeleri sebebiyledir. Yine bu, onların başkaldırıp isyan etmeleri ve fıtri sınırları, adalet hudutlarını sürekli çiğnemeleri (İ’tida) yüzündendir.” |
| 62. | “Şüphe yok ki o iman edenler, Yahudileşerek dar kalıplara sığınanlar (Hâdû), Hristiyanlar (Nasârâ) ve Sâbiîler arasından her kim; Allah’a ve o nihai hesap gününe dikey bir bilinçle inanır ve (bunun fıtri gereği olarak) bozulan adalet dengelerini düzeltecek yapıcı, ıslah edici eylemler (Sâlih amel) üretirse, onların ödülleri kendi varlıklarını terbiye edip geliştiren Rableri katındadır; artık onlara hiçbir gelecek korkusu yoktur ve onlar geçmişin kaygısıyla da mahzun olmayacaklardır.” |
| 63. | “Ve hani sizden o sarsılmaz, köklü taahhüdünüzü (Mîsâq) almış ve o dağ gibi ağır sorumluluğu (Tûr) üzerinize bir kalkan/gölgelik gibi yükseltmiştik; ‘Size verdiğimiz o ilahi yasaları tüm varlığınızla, sımsıkı ve sarsılmaz bir enerjiyle (Kuvvet) tutun; onun içindeki o dikey hakikatleri sürekli zihninizde canlı tutup hatırlayın ki fıtri sınırlarınızı koruyup kötülüklerden sakınasınız (Takva)’ demiştik.” |
| 64. | “Tüm bu (kesin ve sarsıcı sözleşmenin) ardından siz yine de yüz çevirdiniz. Eğer Allah’ın üzerinizdeki o fıtri lütfu (Fadl) ve kesintisiz akan rahmeti olmasaydı, siz bütünüyle hüsrana uğrayanlardan, tüm potansiyelini ideolojik sığlıkta tüketenlerden (Hâsirîn) olurdunuz.” |
| 65. | “Andolsun ki, içinizden o (fıtri ve hukuki dinlenme/ibadet hududu olan) Cumartesi yasağını bütünüyle çiğneyip haddi aşanları (İ’tida) çok iyi bilmiştik de bu yüzden onlara: ‘(Aşağılık bir taklitçilikle fıtri karakterini kaybetmiş, insanlıktan uzaklaşmış) aşağılık ve dışlanmış maymunlar olun!’ demiştik.” |
| 66. | “Böylece Biz bu (psikolojik ve toplumsal çöküş/ceza) hadisesini, hem o dönemin şahitleri hem de onlardan sonra gelecek olan nesiller için ibretlik bir ders/engelleyici bir ceza (Nekâl); fıtri sınırlarını koruyup kötülüklerden sakınanlar (Takva) için ise sarsıcı bir öğüt/farkındalık kıldık.” |
| 67. | “Ve hani Musa kavmine: ‘Şüphesiz Allah, (kutsallaştırdığınız o sığ dünyevi simgeleri yıkmak adına) bir sığırı/ineği boğazlamanızı emrediyor’ demişti. Onlar da: ‘Sen bizimle alay mı ediyorsun?’ dediler. Musa: ‘O fıtri gerçeklikten kopuk, ne yaptığını bilmeyen kör cahillerden (Cahilîn) biri olmaktan Allah’a sığınırım’ dedi.” |
| 68. | “Onlar: ‘Bizim için Rabbine dua et de onun ne olduğunu bize iyice açıklasın’ dediler. Musa: ‘O buyuruyor ki: O, ne yaşlanıp kartlaşmış ne de genç ve doğum yapmamış bir sığırdır; ikisinin ortası, tam kıvamında dinç bir varlıktır. Haydi artık, size emredilen o (özü yırtıcı sığ algıyı yok etme) eylemini bütünüyle yerine getirin’ dedi.” |
| 69. | “Onlar: ‘Bizim için Rabbine dua et de onun renginin ne olduğunu bize iyice açıklasın’ dediler. Musa: ‘O buyuruyor ki: O, rengi sapsarı, bakanların içini açan, neşe ve hayranlık veren (fıtri cazibesi tam, kusursuz) bir sığırdır’ dedi.” |
| 70. | “Onlar yine: ‘Bizim için Rabbine dua et de onun ne olduğunu bize tam netleştirsin; çünkü bu sığır (tanımı) bizim zihnimizde bütünüyle karıştı. Eğer Allah dilerse biz o doğruya, fıtri rehberliğe (Hidayet) elbette erişiriz’ dediler.” |
| 71. | “Musa: ‘O buyuruyor ki: O sığır; boyunduruk altına alınmamış, toprak sürmek için boyun eğdirilmemiş, ekini/tarlayı sulamamış, bütünüyle salıverilmiş, üzerinde kendi renginden başka hiçbir leke ve alaca taşımayan (özgür ve saf) bir varlıktır’ dedi. Nihayet: ‘İşte şimdi hakikati bütünüyle ortaya koydun’ dediler ve (onca yokuşa sürmenin ardından) onu boğazladılar; oysa az kalsın bunu hiç yapmayacaklardı.” |
| 72. | “Ve hani siz bir benliği/insanı öldürmüştünüz de, suçu birbirinizin üzerine atarak bu hususta bütünüyle çekişip gizlemeye çalışmıştınız (İddirâ); oysa Allah, sizin o gizlemekte olduğunuz (batıni niyetleri ve suçları) er ya da geç açığa çıkarandır.” |
| 73. | “Bunun üzerine Biz: ‘O (kesilen sığırın/yıkılan tabunun felsefi) hakikatiyle o (öldürülen/idraki karartılan) benliğe vurun/bağ kurun’ demiştik. İşte Allah, (ölü zihinleri ve fıtratları) böyle diriltir ve akıl erdirip fıtri muhakemenizi çalıştırasınız (Ta’qıl) diye size kendi ayetlerini, ilahi delillerini gösterir.” |
| 74. | “Bütün bu (sarsıcı mucizelerin) ardından kalpleriniz yine katılaştı; şimdi onlar kaya gibidir, hatta katılıkta kayadan da beterdir. Çünkü öyle kayalar vardır ki, bağrından nehirler fışkırır; öyleleri vardır ki yarılır da içinden su çıkar ve yine öyleleri vardır ki Allah’a olan o derin saygı, sorumluluk ve ürperti bilinciyle (Haşyet) yukarılardan aşağı yuvarlanır. Allah, yaptığınız hiçbir eylemden, o batıni niyetlerinizden asla gafil değildir.” |
| 75. | “Şimdi siz, onların (o katılaşmış öznelerin) size bütünüyle inanıp güvenmelerini mi umuyorsunuz? Oysa onlardan bir zümre vardı ki, Allah’ın kelamını doğrudan işitir, onun dikey anlamını bütünüyle kavrayıp akıl erdirdikten (Ta’qıl) sonra, bile isteye ve ne yaptıklarını çok iyi bilerek onu saptırıp sığlaştırırlardı (Tahrif).” |
| 76. | “Onlar o iman edenlerle karşılaştıklarında: ‘Biz de (bu dikey hakikatlere) iman ettik’ derler. Fakat birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise: ‘Allah’ın (kitapta) size açtığı o gizli gerçekleri, Rabbiniz katında size karşı bir delil olarak kullansınlar diye mi onlara anlatıyorsunuz? Hiç mi akıl erdirmiyorsunuz (Ta’qıl)?’ diyerek (birbirlerini uyarırlar).” |
| 77. | “Peki onlar bilmezler mi ki, Allah onların içlerinde bütünüyle gizledikleri o batıni niyetlerini de, dışa vurdukları zahiri eylemlerini de eksiksiz bilmektedir?” |
| 78. | “Onların içinde öyle kitapsız/bencil sığ zihniyetler (Ummiyyûn) vardır ki; o ilahi yasalar bütününü (Kitab) hiç bilmezler, işleri güçleri sadece kulaktan dolma sığ kuruntular, uydurma beklentiler (Emâniyye) ve rastgele zandan başka bir şey değildir.” |
| 79. | “Yazıklar olsun o öznelere ki; kendi (ideolojik/sığ) elleriyle bir metin yazarlar, sonra da onu sığ bir dünyevi menfaat ve geçici bir bedel (Semenen qalîlâ) karşılığında satmak için ‘İşte bu Allah katındandır!’ derler; yazıklar olsun o elleriyle bütünüyle kurguladıkları şeylere ve yine yazıklar olsun o kurgulardan elde ettikleri o haksız kazançlara!” |
| 80. | “Ve onlar: ‘O sarsıcı ateş/ceza bize sayılı birkaç günden başka asla dokunmayacaktır’ dediler. De ki: ‘Bu konuda Allah katından sarsılmaz bir söz/taahhüt mü aldınız —ki Allah o sözünden asla caymaz— yoksa Allah’a karşı o fıtri gerçeklikten kopuk, hiç bilmediğiniz şeyleri mi uydurup söylüyorsunuz?’” |
| 81. | “Aksine, her kim (bile isteye) kötülük ve kötülükten beslenen bir düzen üretir (Seyyie) ve o yaptığı bilinçli hataları/günahları (Hatîe) kendisini bütünüyle kuşatıp esir alırsa, işte onlar o sarsıcı ateşin/cezanın yoldaşlarıdır (Ashâbu-n nâr); onlar orada kalıcı ve süreklidirler (Hâlidûn).” |
| 82. | “Buna karşılık, o dikey bilinçle iman edenler ve (bunun fıtri gereği olarak) bozulan adalet dengelerini düzeltecek yapıcı, ıslah edici eylemler (Sâlih amel) üretenler ise; işte onlar o fıtri huzurun, o benzersiz ekosistemin yoldaşlarıdır (Ashâbu-l cennet); onlar da orada kalıcı ve süreklidirler (Hâlidûn).” |
| 83. | “Ve hani İsrailoğullarından şöyle sarsılmaz, köklü bir taahhüt (Mîsâq) almıştık: ‘Allah’tan başkasına mutlak kulluk ve itaat etmeyeceksiniz (Ubudiyet); anaya-babaya, akrabaya, yetimlere ve çaresizlik içinde kıvranan yoksullara iyiliği, güzelliği ve kulluk kalitesini hayat tarzı haline getirerek (İhsan) davranacaksınız; insanlara dürüst, güzel ve yapıcı sözler söyleyeceksiniz; tüm kuralları ve hudutları tek çatı altında barındıran o Büyük Teslimiyet Şemsiyesini (Salat) hayata ikame edecek ve o fıtri arınma, toplumsal paylaşım payını (Zekat) bütünüyle vereceksiniz.’ Tüm bunlardan sonra, içinizden çok azı müstesna, o dikey sorumluluktan yüz çevirerek bütünüyle uzaklaştınız.” |
| 84. | “Andolsun ki hani sizden: ‘Birbirinizin kanını kesinlikle dökmeyeceksiniz, kendi insanınızı yurtlarınızdan bütünüyle sürüp çıkarmayacaksınız’ diye o sarsılmaz sözleşmeyi (Mîsâq) de almıştık; sonra siz kendiniz de buna bizzat şahitlik ederek bu taahhüdü onaylamıştınız.” |
| 85. | “Bütün bu sözleşmeye rağmen, işte siz yine o öznelerisiniz ki; kendi insanınızı/birbirinizi katlediyor, içinizden bir grubu yurtlarından bütünüyle sürüp çıkarıyor, onlara karşı suç (İsm) ve haddi aşan bir düşmanlık (Udvân) üstünde ittifak ederek birbirinize arka çıkıyorsunuz. Onlar size savaş esirleri (Usârâ) olarak geldiklerinde ise —oysa onları yurtlarından sürüp çıkarmak size bütünüyle haram kılınmışken— kendileriyle fidyeleşip kurtarmaya kalkıyorsunuz. Yoksa siz o ilahi yasalar bütününün (Kitab) bir kısmına inanıp, bir kısmını bile isteye örtbas edip sabote mi ediyorsunuz (Küfür)? İçinizden bunu yapanların cezası, bu dünya hayatında rezil ve aşağılık bir rüsvalıktan (Hıziy) başka ne olabilir? Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine bütünüyle maruz bırakılacaklardır. Allah, yaptığınız hiçbir eylemden, o batıni niyetlerinizden asla gafil değildir.” |
| 86. | “İşte onlar, o nihai ve dikey geleceği (Ahiret) satıp karşılığında o en sığ, geçici ve aşağılık dünya hayatını (Dünya) bütünüyle satın alan kimselerdir; bu yüzden onlardan o sarsıcı azap zerre hafifletilmeyecek ve onlara asla yardım da edilmeyecektir.” |
| 87. | “Andolsun ki Biz, Musa’ya o ilahi yasalar bütününü (Kitab) verdik ve onun ardından birbiri ardınca elçiler (Rusul) gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya da apaçık, fıtri ve idraki kanıtlar (Beyyinât) bahşettik ve onu o tertemiz, mukaddes bilinçle (Rûhu-l Qudus) bütünüyle destekledik. Ne zaman bir elçi size benliğinizin/egonuzun arzu etmediği, sığ çıkarlarınıza uymayan bir dikey hakikat getirdiyse, her defasında büyüklük taslayarak (İstikbar) kibirlenmediniz mi? Bu yüzden o elçilerden bir kısmını yalan saydınız, bir kısmını ise bütünüyle katlettiniz.” |
| 88. | “Ve onlar: ‘Bizim kalplerimiz bütünüyle kılıflıdır/koruma altındadır, sığ algılarımız bize yeter’ dediler. Aksine, ilahi hakikatleri örtbas etmeyi ve adalet sistemini sabote etmeyi yerleşik bir karakter/kimlik haline getirmeleri (Küfür) sebebiyle Allah onları fıtri nimetlerinden bütünüyle mahrum bırakıp dışlamıştır (Lanet); bu yüzden onların inanıp güvenmeleri çok azdır/yok denecek kadar sığdır.” |
| 89. | “Andolsun ki onlara, ellerindeki (fıtri ve vahyi) bilgileri doğrulayan, Allah katından benzersiz bir ilahi yasalar bütünü (Kitab) geldiği zaman —ki daha önce o ilahi hakikatleri sabote eden aktif odaklara (Keferû) karşı bununla üstünlük ve fetih istiyorlardı— işte o bildikleri, tanıyıp hayran kaldıkları hakikat kendilerine gelince, bu sefer onu bile isteye örtbas edip sabote ettiler (Keferû); artık Allah’ın o fıtri nimetlerden dışlayıp mahrum bırakması (Lanet), o hakikati örtbas eden aktif sabotajcıların (Kâfirîn) üzerinedir.” |
| 90. | “Allah’ın indirdiği o dikey hakikatleri, sırf Allah’ın kendi kullarından dilediğine fıtri lütfunu (Fadl) indirmesini çekemeyerek, azgın bir kıskançlık ve hasetle (Bağy) örtbas edip sabote etmek (Yekfurû) karşılığında benliklerini/egolarını sattıkları o şey ne kötüdür! Böylece gazap üstüne gazaba uğradılar; ilahi hakikatleri ve adalet sistemini sabote eden o aktif sabotajcılar (Kâfirîn) için aşağılayıcı, rüsvay edici sarsıcı bir azap vardır.” |
| 91. | “Onlara: ‘Allah’ın (herkese evrensel olarak) indirdiği bu dikey hakikate güvenip inanın’ denildiğinde: ‘Biz sadece bize indirilene inanırız’ derler ve onun ötesinde olanı ise —o ellerindekini doğrulayan mutlak hakikatin (Haqq) ta kendisi olduğu halde— bile isteye örtbas edip sabote ederler (Yekfurûne). De ki: ‘Eğer iddia ettiğiniz gibi gerçekten inanıp güvenen kimselerdiyseniz, daha önce Allah’ın nebilerini/elçilerini neden bütünüyle katlediyordunuz?’” |
| 92. | “Andolsun ki Musa size apaçık, fıtri ve idraki kanıtlar (Beyyinât) getirmişti de, onun (kısa süreliğine) ayrılışının ardından, siz kendinize ve ilahi adalet sistemine bütünüyle zulmeden aktif zalimler (Zâlimûn) olarak o buzağıyı/gücü ilah edinmiştiniz.” |
| 93. | “Ve hani sizden o sarsılmaz, köklü taahhüdünüzü (Mîsâq) almış ve o dağ gibi ağır sorumluluğu (Tûr) üzerinize bir kalkan gibi yükseltmiştik; ‘Size verdiğimiz o ilahi yasaları tüm varlığınızla, sımsıkı ve sarsılmaz bir enerjiyle (Kuvvet) tutun ve ona bütünüyle kulak verin’ demiştik. Onlar ise: ‘İşittik ama (o sığ egomuz yüzünden) başkaldırıp isyan ettik’ dediler. Çünkü ilahi hakikatleri örtbas etmeyi ve adalet sistemini sabote etmeyi yerleşik bir karakter haline getirmeleri (Kufr) sebebiyle, o buzağıya/dünyevi güce olan sığ tutku kalplerinin en derinlerine kadar bütünüyle işletilmiş, içirilmişti. De ki: ‘Eğer iddia ettiğiniz gibi gerçekten inanıp güvenen kimselerseniz, o sahte imanınızın size emredip durduğu bu sığ şey ne kötüdür!’” |
| 94. | “De ki: ‘Eğer Allah katındaki o nihai ve dikey gelecek yurdu (Ahiret), diğer bütün insanlara kapatılıp sırf sizin seçkinci tekelinize ait saf bir fıtri huzur ise ve bu iddianızda bütünüyle dürüstseniz (Sâdıqîn), haydi hemen ölümü arzulayın da (o sahte dünyevi bağlardan kurtulup bir an önce yurdunuza kavuşun)!’” |
| 95. | “Oysa onlar, kendi elleriyle (bu dünyada) önden gönderdikleri, fıtratı katleden o karanlık eylemleri ve tercihleri sebebiyle o ölümü ebediyen asla arzulayamazlar. Allah, (hakikati sadece örtmekle kalmayıp) insanlara baskıyla, zorbalıkla ve acımasızca batılı dayatan o aktif zalimleri (Zâlimûn) eksiksiz bilmektedir.” |
| 96. | “Andolsun ki sen onları, hayata (o en sığ, aşağılık ve dünyevi varoluşa) karşı insanların en hırslısı, en düşkünü olarak bulursun; hatta (ilahi otoriteye) ortak koşan o müşriklerden bile daha hırslıdırlar. Onlardan her biri ister ki, bin yıl ömür sürsün/yaşatılsın; oysa o kadar uzun yaşatılması bile, onu o sarsıcı azaptan zerre kadar uzaklaştıracak, kurtaracak değildir. Allah, onların (perde arkasında) yaptıkları her eylemi, o batıni niyetleriyle birlikte bütünüyle görendir (Basîr).” |
| 97. | “De ki: ‘Her kim (o aydınlanma zincirinin ikinci halkası olan) Cebrail’e düşman kesiliyorsa iyi bilsin ki, o (vahy edilen ilmi) senin kalbine, ellerindekini doğrulayıcı, fıtri bir rehber (Hidayet) ve dikey bilince erişen müminler için mutlak bir müjde (Buşrâ) olarak, yalnızca Allah’ın izni/onayıyla indirmiştir.’” |
| 98. | “Her kim Allah’a, O’nun o fıtri ve kozmik kuvvetlerine (Melâike), elçilerine, Cebrail’e ve Mikail’e düşman olursa, bilsin ki Allah da ilahi hakikatleri ve adalet sistemini bile isteye örtbas eden, karanlığı örgütleyen o aktif sabotajcıların (Kâfirîn) amansız düşmanıdır.” |
| 99. | “Andolsun ki Biz sana, apaçık, fıtri ve idraki kanıtlar (Beyyinât) indirdik; onları, o fıtri sınırları bütünüyle çiğneyip yoldan çıkanlardan (Fâsiqûn) başkası asla örtbas edip sabote etmez (Yekfuru).” |
| 100. | “Ne zaman (ilahi adaleti ikame etmek adına) sarsılmaz bir sözleşme yapsalar, içlerinden bir zümre her defasında o sözü bütünüyle fırlatıp atmadı mı? Aksine, onların çoğunluğu o dikey hakikatlere zaten hiçbir şekilde inanıp güvenmezler.” |
| 101. | “Ve ne zaman ki onlara, Allah katından yanlarındaki mesajın aslını tasdik edici bir elçi, uygulayıcı ve dağıtıcı bir elçi (Resûl) geldiyse, kendilerine kitap verilenlerden bir fırka, sanki hiç bilmiyorlarmış gibi Allah’ın kitabını sırtlarının arkasına fırlatıp attılar.” |
| 102. | “Süleyman’ın mülkü ve otoritesi aleyhine şeytanların uydurup tilavet ettiği şeylerin peşine düştüler. Halbuki Süleyman asla hakikatin üzerini örtüp küfretmedi (Mâ Kefera); fakat o şeytanlar, insanlara sihri ve Babil’deki iki meleğe, Harut ile Marut’a indirilen şeyleri öğreterek, o üst aklın oyununa gelip sahada karartma ve baltalama eylemini bizzat gerçekleştirerek küfretmişlerdi (Keferû). Oysa o ikisi, ‘Biz sadece bir imtihanız, sakın bunu kötüye kullanıp adaleti sabote ederek küfre sapma (Tekfur)!’ demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmezlerdi. Fakat onlardan, erkek ile eşinin arasını ayıracakları şeyleri öğreniyorlardı. Oysa Allah’ın izni olmadıkça onunla hiç kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek ve fayda sağlamayacak şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun ki onu satın alanın ahirette hiçbir payı olmayacağını çok iyi biliyorlardı. Karşılığında nefislerini sattıkları şey ne kötürür, keşke bilselerdi!” |
| 103. | “Eğer onlar iman edip, Allah’ın koyduğu hudutlara ve hukuka riayet ederek korunsalardı (Vetteqav), Allah katından gelecek bir sevap ve karşılık elbette daha hayırlı olurdu; keşke bilselerdi!” |
| 104. | “Ey iman edenler! Rasul’e hitap ederken, onu manipüle etmeye açık olan ‘Bizi güt, bize çobanlık et’ (Râ‘inâ) demeyin; ‘Bizi gözet, râhîm esmasıyla bizi merhametinle kolla’ (Unzurnâ) deyin ve ona kulak verip işitin! O ilahi hakikatleri ve adalet sistemini sabote etmek için ayağa kalkan, karanlığı örgütleyen o üst akıl (Kâfirîn) için çok acı verici bir azap vardır.” |
| 105. | “Kitap ehlinden o üst aklın oyununa gelerek sahada karartma ve baltalama eylemini bizzat gerçekleştiren piyon zihniyettekiler (Keferû) ve ortak koşanlar, Rabbinizden size hiçbir hayır indirilmesini istemezler. Halbuki Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf ve inayet sahibidir.” |
| 106. | “Biz bir ayeti nesheder, hükmünü kaldırır veya onu unutturursak, ondan daha hayırlısını yahut mislini getiririz. Bilmez misin ki Allah, her şeye gücü yetendir, mutlak ölçüyü koyandır (Qadîr).” |
| 107. | “Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü ve mutlak otoritesi sadece Allah’ındır? Sizin için Allah’tan başka ne bir veli, ne de bir yardımcı vardır.” |
| 108. | “Yoksa siz de uygulayıcı ve dağıtıcı elçinizi (Resûlekum), daha önce Musa’nın sorguya çekildiği gibi baskıcı sorularla sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Kim o üst aklın oyununa gelerek sahada karartma ve baltalama eylemini bizzat gerçekleştiren karakter kimliğini (Kufra) iman ile değiştirirse, şüphesiz o, dümdüz yolu kaybetmiş olur.” |
| 109. | “Kitap ehlinden birçoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki o haset yüzünden sizi imanınızdan çevirip tekrar o üst aklın oyununa gelerek sahada karartma ve baltalama eylemini bizzat gerçekleştiren piyon zihniyetlere (Kuffâran) döndürmeyi arzuladı. Allah, emrini getirinceye kadar affedin ve hoş görün. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir, mutlak ölçüyü koyandır (Qadîr).” |
| 110. | “Tüm kuralları ve hudutları tek çatı altında barındıran o Büyük Teslimiyet Şemsiyesini (Salâte) aktif bir eylemle canlandırıp ayağa kaldırın ve zekatı verin. Kendiniz için önden ne hayır gönderirseniz, onu Allah katında bulursunuz. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” |
| 111. | “Dediler ki: ‘Yahudi veya Hristiyan olanlardan başkası asla cennete giremeyecek.’ Bu onların fani kuruntularıdır. De ki: ‘Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, haydi getirin o çıplak kanıtınızı (Burhânekum)!’” |
| 112. | “Hayır, aksine! Kim varlığını ve tüm benliğini bütünüyle Allah’a teslim eder ve iyiliği, güzelliği fıtratına uydurarak yaşarsa, işte onun Rabbi katında ödülü vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” |
| 113. | “Yahudiler, ‘Hristiyanlar (fıtri ve hukuki) hiçbir temel üzere değildir’ dediler. Hristiyanlar da, ‘Yahudiler hiçbir temel üzere değildir’ dediler. Halbuki hepsi de o kitabı okuyup tilavet ediyorlar. O gerçeği ve dikey sistemi bilmeyenler de tıpkı onların bu sözü gibi (ezberler) söylediler. Artık Allah, ihtilafa düşüp durdukları bu şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.” |
| 114. | “Allah’ın mescitlerinde O’nun isminin anılmasını engelleyen ve oraların fıtri/ruhi ekosisteminin harap olması için çalışan, o insanlara baskıyla, zorbalıkla batılı dayatan fıtri hak gaspçısından (Azlemu / daha zalim) kim olabilir? Oysa onların oralara ancak korkarak, ürpererek girmeleri gerekirdi. Onlar için dünyada büyük bir rüsvaylık ve aşağılanma, ahirette ise çok muazzam bir azap vardır.” |
| 115. | “Doğu da batı da yalnızca Allah’ındır. Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın vechi (Zât’ı ve tecelli yönü) tam oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, her şeyi hakkıyla bilendir.” |
| 116. | “Dediler ki: ‘Allah çocuk edindi.’ O, bundan tamamen münezzehtir (Subhânehû)! Aksine, göklerde ve yerde ne varsa bütünüyle O’nundur; hepsi de O’nun koyduğu fıtri yasalara mutlak bir boyun büküşle itaat etmektedir (Qânitûn).” |
| 117. | “O, gökleri ve yeri hiçbir örnek olmaksızın, fıtri bir benzersizlikle ilk kez var edendir (Bedî‘). Bir işin ve oluşun gerçekleşmesine hükmettiği (Qadâ) zaman, ona sadece ‘Ol!’ der, o da hemen oluverir.” |
| 118. | “O dikey sistemi ve bilgi mekanizmasını bilmeyenler, ‘Allah bizimle doğrudan konuşmalı ya da bize fıtri ve idraki bir kanıt (Âyeh) gelmeli değil miydi?’ dediler. Onlardan öncekiler de tıpkı onların bu sözü gibi (ezberler) söylemişlerdi; kalpleri (ve zihniyetleri) birbirine benzemiştir. Kesin bir bilgiyle yakinen inanacak bir topluluk için Biz o kanıtları ve ayetleri apaçık ortaya koyduk (Beyyennâ).” |
| 119. | “Şüphesiz Biz seni, mutlak gerçek ve değişmeyen adalet ölçüsüyle (Haqq) bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Sen, o alevli ateşin yoldaşlarından (ve kendi sorumluluğunu çiğneyenlerden) asla sorguya çekilecek değilsin.” |
| 120. | “Sen onların o yerleşik yaşam programına ve din kalıplarına (Milletehum) tabi olmadıkça, Yahudiler de Hristiyanlar da senden asla razı olmayacaklardır. De ki: ‘Şüphesiz Allah’ın rehberliği (Hudâllâhi), fıtrata tam oturan yegane kurtuluş yolunun (Hudâ) ta kendisidir.’ Andolsun ki, sana gelen bu dikey ilimden (Ba‘dellezî câeke minel ‘ilmi) sonra eğer onların fani arzularına ve sığ ezberlerine (Ehvâehum) uyacak olursan, Allah katından senin için ne gerçek bir koruyucu (Veliyyin) ne de bir yardımcı kalır.” |
| 121. | “Kendilerine kitap verdiğimiz o kimseler, onu mutlak gerçek ve değişmeyen adalet ölçüsüne göre hakkıyla okuyup izlerler (Haqqa Tilâvetihî); işte onlar ona iman ederler. Kim de (o üst aklın oyununa gelerek sahada) onun üzerini örtüp sabote ederse (Yekfur), işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” |
| 122. | “Ey İsrailoğulları! Size ihsan ettiğim o fıtri nimetimi ve (bir dönem) sizi o çağın insanlarına (ilahi nur zincirine entegre ederek) üstün kıldığımı hatırlayın.” |
| 123. | “Ve öyle bir günden korkup korunun ki (Vetteqû), hiçbir benlik bir başkası adına hiçbir bedel ödeyemez, ondan (adaleti sabote etmesine karşılık) hiçbir denkleştirici fidye kabul edilmez, ona hiçbir şefaat fayda sağlamaz ve onlara asla yardım da edilmez.” |
| 124. | “Hani Rabbi, İbrahim’i birtakım fıtri emir ve hükümlerle (Kelimâtin) imtihan etmiş, o da onları bütünüyle tamamlamıştı. (Allah) ‘Şüphesiz Ben seni insanlara bir rehber ve önder (İmâmâ) kılacağım’ buyurdu. (İbrahim) ‘Soyumdan da!’ dedi. (Allah) ‘Benim o dikey adalet sözleşmem (Ahdî), fıtri hakları gasbeden o kırbaçlı/zorba otoritelere (Zâlimîn) asla ulaşmaz’ buyurdu.” |
| 125. | “Hani Biz, o Evi insanlar için bir toplanma ve güven yeri kılmıştık. Siz de İbrahim’in durduğu yeri (Maqâmi İbrâhîme) o teslimiyet bağını ve ekosistemini bizzat canlandırıp ayağa kaldıracağınız bir merkez (Musallâ) edinin. İbrahim ve İsmail’e de: ‘Tavaf edenler, ibadete kapananlar, o dikey düzende rüku ve secde edenler için Evimi bütünüyle arındırıp temizleyin’ diye ahit vermiştik.” |
| 126. | “Hani İbrahim, ‘Rabbim! Burayı güvenli bir şehir kıl ve halkından Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri fıtri rızıklarla, ürünlerle besle’ demişti. (Allah da) ‘Kim de o üst aklın oyununa gelerek sahada karartma ve baltalama eylemini bizzat gerçekleştirirse (Kefera), onu da az bir süre faydalandırır, sonra da onu o alevli ateşin azabına girmeye mecbur bırakırım. Varılacak o yer ne kötüdür!’ buyurmuştu.” |
| 127. | “Hani İbrahim ve İsmail, o Evin temellerini ve fıtri sütünlarını yükseltiyorlardı: ‘Rabbimiz! Bizden kabul buyur. Şüphesiz Sen, her şeyi hakkıyla işitensin, her şeyi hakkıyla bilensin.’” |
| 128. | “Rabbimiz! İkimizi de Sana bütünüyle entegre olan, tam teslimiyet gösterenlerden (Muslimeyni) kıl; soyumuzdan da Sana bütünüyle entegre olan, teslimiyet gösteren bir ümmet (Ummeten Muslimeten) çıkar. Bize o fıtri kulluk usullerimizi göster ve tevbelerimizi kabul buyur. Şüphesiz Sen, tevbeleri çokça kabul edensin, râhîm esmasıyla merhametinle kollayansın (Rahîm).” |
| 129. | “Rabbimiz! Onların arasından, kendilerine Senin o fıtri ve idraki kanıtlarını (Âyâtike) okuyup izletecek, onlara o Kitab’ı ve (o eşsiz sistemi işletme kuralları olan) hikmeti (Vel Hikmete) öğretecek ve onları bütünüyle arındıracak uygulayıcı ve dağıtıcı bir elçi (Resûlen) çıkar. Şüphesiz Sen, mutlak üstün ve kudret sahibi olan (El ‘Azîz), her hükmü fıtrata tam uyumlu ve kusursuz olansın (El Hakîm).” |
| 130. | “Kendi benliğini sığlığa, akılsızlığa ve cehalete mahkûm edenden başka, kim İbrahim’in o yerleşik yaşam programından ve inanç sisteminden (Milleti İbrâhîme) yüz çevirir? Andolsun ki Biz onu dünyada seçip süzdük. Şüphesiz o, ahirette de o dikey düzende fıtrata uygun barışçıl değerler üretenlerin (Es Sâlihîn) tam içindedir.” |
| 131. | “Hani Rabbi ona: ‘Bütünüyle entegre ol, tam teslimiyet göster (Eslim)!’ buyurduğu zaman, o da: ‘Âlemlerin Rabbine bütünüyle entegre oldum, tam teslimiyet gösterdim (Eslemtu)!’ demişti.” |
| 132. | “İbrahim bunu kendi oğullarına vasiyet etti, Yakub da öyle yaptı: ‘Ey oğullarım! Şüphesiz Allah, kulun O’na karşı hissettiği mutlak borçluluk bilincini ve bu bilincin hayata dayattığı bütünsel hukuku (Ed Dîne) sizin için seçip süzdü. Öyleyse sakın, O’nun bütün adalet hudutlarına bütünüyle entegre olan, tam teslimiyet gösterenler (Muslimûn) olmaktan başka bir hal üzere ölmeyin!’” |
| 133. | “Yoksa siz, Yakub’a ölüm gelip çattığı an orada hazır bulunan şahitler miydiniz? Hani o, oğullarına: ‘Benden sonra neye kulluk edip itaat edeceksiniz?’ demişti. Onlar da: ‘Senin ilahına ve ataların İbrahim’in, İsmail’in ve İshak’ın ilahı olan o tek ilaha (İlâhen Vâhidâ) kulluk edeceğiz; bizler O’nun bütün adalet hudutlarına bütünüyle entegre olan, tam teslimiyet gösterenleriz (Muslimûn)’ demişlerdi.” |
| 134. | “İşte onlar, gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz, onların yapıp etmiş olduklarından (ve o asırlık geçmiş birikimlerden) asla sorguya çekilecek değilsiniz.” |
| 135. | “Dediler ki: ‘Yahudi veya Hristiyan olun ki hidayete eresiniz.’ De ki: ‘Aksine, biz her türlü batıldan arınarak yüzünü sadece Hakk’a dönmüş (Hanîfâ) olan İbrahim’in o yerleşik yaşam programına ve inanç sistemine (Milleti İbrâhîme) tabi oluruz. O, asla ortak koşanlardan (Muşrikîn) olmamıştı.’” |
| 136. | “Deyin ki: ‘Biz Allah’a, bize indirilene; İbrahim’im, İsmail’e, İshak’ya, Yakub’a ve torunlarına indirilene; Musa’ya ve İsa’ya verilenlere ve (tüm) peygamberlere Rablerinden verilen o (birebir hakikat vahiylerine) iman ettik. Onlardan hiçbirinin arasında (dikey anlamsal farkları çiğneyip) asla ayrım yapmayız. Ve bizler O’nun bütün adalet hudutlarına bütünüyle entegre olan, tam teslimiyet gösterenleriz (Muslimûn).’” |
| 137. | “Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi, (beşeri parantezlerden arınmış o dikey sisteme) iman ederlerse, şüphesiz hidayete (ve fıtri kurtuluş yoluna) ermiş olurlar. Yok eğer yüz çevirirlerse, onlar ancak (ilahi nur zincirine karşı) derin bir ayrılık, çatışma ve dayatma (Şıqâq) içindedirler. Onlara karşı Allah sana yeter. O, her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla bilendir.” |
| 138. | “Biz, Allah’ın fıtri ve ilahi boyasına (Sıbğatallâh) boyandık. Boyası Allah’ınkinden daha güzel ve mükemmel olan kim olabilir? İşte bizler yalnızca O’na kulluk edip, mutlak borçluluk bilinciyle itaat edenleriz (Âbidûn).” |
| 139. | “De ki: ‘O bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz iken, Allah hakkında bizimle (asırlık ezberlerinizle) kanıt yarıştırmaya, düelloya mı kalkışıyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da sizedir. Bizler O’na, kulun borçluluk bilincini katıksız ve bütünüyle has kılanlarız (Muhlisûn).’” |
| 140. | “Yoksa siz; İbrahim’in, İsmail’in, İshak’ın, Yakub’un ve torunlarının Yahudi yahut Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: ‘Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı?’ Kendisinde Allah’tan gelen (o apaçık mufassal) bir şahitliği ve dikey hakikati gizleyenden (Keteme) daha fıtri hak gaspçısı ve zorba (Azlemu / daha zalim) kim olabilir? Allah, yaptıklarınızdan asla gafil değildir.” |
| 141. | “İşte onlar, gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz, onların yapıp etmiş olduklarından (ve o asırlık geçmiş birikimlerden) asla sorguya çekilecek değilsiniz.” |
| 142. | “İnsanlardan o sığ, akılsız ve taklitçi olanlar (Es Sufehâu): ‘Onları, üzerinde bulundukları (eski) kıblelerinden çeviren nedir?’ diyecekler. De ki: ‘Doğu da batı da yalnızca Allah’ındır. O, (kendi iradesiyle hidayete yönelen ve) dileyeni fıtrata tam oturan o dikey, sapmaz ve dosdoğru yola (Sırâtın Musteqîm) iletir.’” |
| 143. | “Ve böylece Biz sizi, insanlar üzerine (o mutlak adalet ölçüsüyle) şahitler olasınız, o uygulayıcı ve dağıtıcı elçi (Er Resûlu) de sizin üzerinize şahit olsun diye dengeli, adil ve vasat bir ümmet (Ummeten Vesetan) kıldık. Senin üzerinde bulunduğun o (eski) yönelişi/kıbleyi değiştirmemiz; sırf o Rasul’ün (getirdiği vahiy zincirinin) peşinden gidenleri, o üst aklın oyununa gelip sahadaki eski sığ alışkanlıklarına ve ökçeleri üzerine gerisin geri dönecek olanlardan ayırt etmemiz içindir. Şüphesiz bu (yöneliş değişimi), Allah’ın hidayet verdiği kimselerden (Hedallâhu) başkasına elbette çok ağır ve büyük bir yük gelmiştir. Allah, sizin imanınızı ve o teslimiyet bağınızı asla zayi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanlara karşı çok şefkatlidir, râhîm esmasıyla merhametiyle kollayandır (Rahîm).” |
| 144. | “Biz senin yüzünün semaya doğru dönüp durduğunu elbette görüyoruz. Şimdi seni, razı olacağın bir kıbleye bütünüyle çeviriyoruz; haydi artık yüzünü o fıtri, dokunulmaz ve her türlü batıldan arındırılmış güven merkezine (El Mescidil Harâm) doğru çevir. Ve sizler de nerede olursanız olun, yüzlerinizi bütünüyle onun yönüne çevirin. Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rablerinden gelen o mutlak gerçek ve değişmeyen adalet ölçüsü (El Haqqu) olduğunu çok iyi bilirler. Allah, onların (o üst akılla ve piyon zihniyetle) yapıp durdukları o karartma eylemlerinden asla gafil değildir.” |
| 145. | “Andolsun ki sen, kendilerine kitap verilenlere her türlü fıtri ve idraki kanıtı (Âyetin) getirsen bile onlar senin o yönelişine ve hidayet eksenine (Qıbleteke) asla tabi olmazlar. Sen de onların o (beşeri kabullerle sığlaştırılmış) yönelişlerine tabi olacak değilsin. Zaten onlar da birbirlerinin yönelişine tabi olmazlar. Andolsun, eğer sana gelen bu dikey ve mutlak ilimden (Minel ‘İlmi) sonra onların o fani arzularına ve sığ ezberlerine (Ehvâehum) uyacak olursan, işte o zaman sen de fıtri hakları gasbeden o kırbaçlı/zorba otoritelerin (Ez Zâlimîn) tam içine dahil olursun.” |
| 146 | “Kendilerine kitap verdiğimiz o kimseler, onu (ve o elçinin getirdiği dikey vahiy nizamını) tıpkı kendi oğullarını tanıdıkları gibi çok iyi bilirler. Buna rağmen onlardan bir fırka, (o üst aklın oyununa gelerek) bile bile o mutlak gerçeği ve değişmeyen adalet ölçüsünü gizleyip örtbas etmektedirler (Le Yektumûn).” |
| 147. | “O mutlak gerçek ve değişmeyen adalet ölçüsü (El Haqqu) yalnızca Rabbindendir; öyleyse sakın (o beşeri ezberlerin dayatmaları yüzünden) kuşkuya düşenlerden olma!” |
| 148 | “Herkesin (kendi iradesiyle) bütünüyle yöneldiği bir istikameti ve yaşam vizyonu (Vichetun) vardır; haydi öyleyse siz (beşeri kavgaları bırakıp) fıtri hayırlarda ve güzelliklerde yarışın! Nerede olursanız olun, Allah hepinizi bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir, mutlak ölçüyü koyandır (Qadîr).” |
| 149. | “Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü o fıtri, dokunulmaz ve her türlü batıldan arındırılmış güven merkezine (El Mescidil Harâm) doğru çevir. Şüphesiz bu, Rabbinden gelen o mutlak gerçek ve değişmeyen adalet ölçüsüdür (El Haqqu). Allah, yaptıklarınızdan asla gafil değildir.” |
| 150. | “Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü o fıtri, dokunulmaz ve her türlü batıldan arındırılmış güven merkezine (El Mescidil Harâm) doğru çevir. Nerede olursanız olun, yüzlerinizi onun yönüne çevirin ki, insanların size karşı (ileri sürecekleri sığ) bir argümanı ve kozu kalmasın. Ancak onlardan fıtri hakları gasbeden o kırbaçlı/zorba otoriteler (Zalemû) müstesnadır; artık onlardan korkup ürpermeyin, yalnızca Benden korkup ürperinki üzerinizdeki fıtri nimetimi tamamlayayım ve böylece hidayete (ve o dikey kurtuluş yoluna) eresiniz.” |
| 151. | “Nitekim aranızdan, size o fıtri ve idraki kanıtlarımızı (Âyâtinâ) okuyup izleten, size o Kitab’ı ve (o eşsiz sistemi işletme kuralları olan) hikmeti (Vel Hikmete) öğreten ve size bilmediğiniz şeyleri bütünüyle kavratan uygulayıcı ve dağıtıcı bir elçi (Resûlen) gönderdik.” |
| 152. | “Öyleyse siz Beni (koyduğum adalet yasalarıyla) anın ki Ben de sizi anayım; Bana (verdiğim fıtri nimetlere ve akla) şükredin ve sakın (o üst aklın oyununa gelerek sahadaki karartma ve baltalama eylemleriyle) nankörlük edip küfre sapmayın (Ve Lâ Tekfurûn).” |
| 153. | “Ey iman edenler! Sabırla ve tüm kuralları, hudutları tek çatı altında barındıran o Büyük Teslimiyet Şemsiyesini (Es Salât) canlandırıp ayağa kaldırarak yardım dileyin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” |
| 154. | “Allah yolunda (o dikey adalet nizamını savunurken) katledilenlere ‘Ölüler!’ demeyin. Aksine, onlar diridirler; fakat siz bunu fıtri idrakınızla bütünüyle kavrayıp hissedemezsiniz.” |
| 155. | “Andolsun ki Biz sizi; biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve o fıtri rızıklardan/ürünlerden eksiltmeyle mutlaka imtihan edip sınayacağız. Sen o sabredenleri (o dikey duruşunu bozmayanları) müjdele!” |
| 156. | “Onlar ki, kendilerine (o sahada piyon zihniyetlerin dayattığı) bir musibet isabet ettiği zaman: ‘Şüphesiz bizler bütünüyle Allah’a aitiz ve şüphesiz bizler ancak O’na geri dönüp entegre olacağız’ dediler.” |
| 157. | “İşte Rablerinden o Büyük Teslimiyet Şemsiyesinin fıtri destekleri, koruma bağları (Salavâtun) ve o ilahi nur zinciri (Rahmetun) yalnızca onların üzerinedir. Ve işte onlar, o dikey kurtuluş yoluna bütünüyle erenlerin (El Muhtedûn) ta kendileridir.” |
| 158. | “Şüphesiz Safa ile Merve, Allah’ın (o tevhid eksenini hatırlatan) fıtri nişanelerinden ve sembollerindendir (Şe‘âirillâhi). Kim o Evi hacceder yahut umre yaparsa, o ikisini tavaf edip dönmesinde kendisi için hiçbir vebal yoktur. Kim de kendi iradesiyle, fıtri hudutları aşarak gönülden bir hayır yaparsa, şüphesiz Allah, şükrün karşılığını hakkıyla veren, her şeyi bilendir.” |
| 159. | “Şüphesiz Bizim o Kitap’ta insanlar için apaçık ortaya koymamızdan sonra, indirdiğimiz o fıtri ve idraki kanıtları (El Beyyinâti) ve o yegane hidayet rehberini (El Hudâ) bile bile gizleyip örtbas edenler var ya; işte onlara hem Allah lanet eder hem de bütün lanet ediciler lanet eder.” |
| 160. | “Ancak (o yaptıkları sığlaştırmalardan vazgeçip) tevbe edenler, (fıtri dengelerini) ıslah edip düzeltenler ve o (gizledikleri dikey) hakikatleri apaçık ortaya koyup açıklayanlar (Beyyenû) müstesnadır; işte Ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri çokça kabul edenim, râhîm esmasıyla merhametimle kollayanım (Er Rahîm).” |
| 161. | “İlahi adalet sistemini baltalamak üzere sahaya inen (Keferû) ve bu hakikat sabotajcısı kimliği yerleşik bir karakter haline getirerek (Kuffârun) ölenler var ya; Allah’ın, meleklerin ve bütün insanlığın laneti bütünüyle onların üzerinedir.” |
| 162. | “Onlar o lanetin (ve onun getirdiği dışlanmışlığın) içinde ebediyen kalacaklardır (Hâlidîne). Ne üzerlerinden azap hafifletilir ne de kendilerine mühlet verilir, yüzlerine bakılır (Yunzarûn).” |
| 163. | “Sizin ilahınız tek bir ilahtır (İlâhun vâhid). O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, rahmet zincirinin kaynağı, varlığı bütünüyle kuşatan (Er-Rahmân) ve o rahmetle müminleri özel olarak kollayıp gözeten dir (Er-Rahîm).” |
| 164. | “Göklerin ve yerin yaratılışında (Halq), gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara fayda sağlayarak denizde akıp giden o gemilerde, Allah’ın gökten indirip onunla ölümünün ardından yeryüzüne can verdiği o suda, orada ürettiği her türlü canlıda (Dâbbe), rüzgarların yönlendirilmesinde ve gökle yer arasında emre amade kılınmış o bulutlarda, aklını bütünüyle işleten bir topluluk (Ya‘qilûn) için elbette dikey hakikate ulaştıran apaçık deliller (Âyât) vardır.” |
| 165. | “İnsanlardan kimileri vardır ki, Allah’tan başka birtakım eşler, ortaklar ve otoriteler (Endâd) edinirler de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin (Vellezîne âmenû) Allah’a olan sevgileri ise her şeyden daha güçlü ve sarsılmazdır. O fıtri hakları gasbeden zorba otoriteler (Zalemû), azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin bütünüyle Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu bir bilselerdi!” |
| 166. | “O gün, arkasından gidilen o üst akıl ve zorba liderler (Ellezînet-tubi‘û), azabı gördüklerinde kendilerine uyan o piyon zihniyetlerden (Ellezînet-tebe‘û) hızla uzaklaşıp onları yüzüstü bırakırlar; böylece aralarındaki tüm bağlar ve menfaat tünelleri (El-Esbâb) bütünüyle kopup parça parça olur.” |
| 167. | “O üst aklın oyununa gelerek arkasından giden piyonlar (Ellezînet-tebe‘û) derler ki: ‘Keşke bizim için dünyaya bir dönüş (Kerraten) imkanı olsaydı da onların bugün bizden uzaklaştığı gibi biz de onlardan bütünüyle uzaklaşsaydık!’ İşte Allah, yaptıklarını kendilerine büyük birer hasret ve pişmanlık (Haserât) olarak böyle gösterecektir; onlar o mahrumiyet ateşinden (En-Nâr) çıkacak da değillerdir.” |
| 168 | “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan şeylerin fıtrata uygun, temiz ve helal (Halâlen tayyibâ) olanlarından yiyin; o sinsi, sabote edici odağın ve şeytanın adımlarının (Hutuvâtiş-şeytân) peşine düşmeyin! Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır (‘Aduvvum-mubîn).” |
| 169. | “O sinsi sabotajcı odak (Şeytan), size ancak kötülüğü, fıtrata aykırı hayasızlığı (El-Fahşâ) ve Allah hakkında dikey bilginize dayanmayan, bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” |
| 170. | “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine (Vahyin nur zincirine) entegre olun’ denildiğinde: ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz o yerleşik geleneğe uyarız!’ derler. Ya ataları hiçbir şeye akıl erdirememiş (Lâ ya‘qilûne) ve dikey hakikate (Hidayete) ulaşamamışlarsa da mı?” |
| 171. | “O ilahi adalet sistemini sabote edip piyonlaşanların (Ellezîne keferû) durumu, sadece bir çığlık ve bağırtıdan (Du‘âev-ve nidââ) başka bir şey işitmeyen hayvanlara seslenen çobanın durumuna benzer. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; çünkü akıllarını bütünüyle işletip sistemi kavramazlar (Lâ ya‘qilûn).” |
| 172. | “Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz temiz ve fıtrata uygun şeylerden (Tayyibât) yiyin ve eğer fıtri borçluluk bilinciyle yalnızca O’na kulluk ediyorsanız (Ta‘budûn), Allah’a bütünüyle şükredin!” |
| 173. | “O, size ancak leşi, kanı, domuz etini (Lahmel-hinzîr) ve Allah’tan başkası adına kesilenleri haram kıldı. Kim fıtri kuralları çiğnemek, haddi aşmak (Bâgiv-ve lâ ‘âdin) niyeti olmaksızın mecbur kalırsa, ona hiçbir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır (Gafûr), râhîm esmasıyla merhamet edip koruyandır (Rahîm).” |
| 174. | “Allah’ın kitaptan indirdiği o dikey hakikatleri gizleyenler (Yektumûne) ve onu az bir menfaat/bedel (Semenen qalîlen) karşılığında satanlar var ya; onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmazlar. Kıyamet günü Allah onlarla asla konuşmayacak ve onları fıtri temizliklerine döndürüp arındırmayacaktır (Lâ yuzekkîhim); onlar için can yakıcı bir azap vardır.” |
| 175. | “İşte onlar, hidayetin (o dikey aydınlığın) yerine sapkınlığı (Dalâleh), bağışlanmanın yerine de azabı satın alanlardır. Onlar o mahrumiyet ateşine (En-Nâr) karşı ne kadar da dayanıklıdırlar (!)” |
| 176. | “Bu azabın sebebi, Allah’ın o kitabı bütünüyle hakikat üzere (Bil-haqq) indirmiş olmasıdır. Kitap hakkında anlaşmazlığa düşüp onu kendi menfaatlerine göre fırkalara bölenler (İhtelefû) ise fıtrattan ve haktan bütünüyle kopmuş, derin bir ayrılık ve çatışmanın (Şiqâqim-ba‘îd) tam içindedirler.” |
| 177. | “Yüzlerinizi doğu ya da batı tarafına çevirmeniz gerçek iyilik ve erdem (El-Birr) değildir. Asıl iyilik; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve nebilere iman eden; malı, ona olan sevgisine rağmen akrabalara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, ihtiyaç sahiplerine (Ves-Sâilîn) ve özgürlüğü elinden alınmış kölelere veren; o büyük teslimiyet şemsiyesini canlandırıp ayağa kaldıran (Eqâmes-Salât), arınma payını veren (Âtez-Zekâh), sözleştikleri zaman ahitlerine vefa gösteren, darlıkta, hastalıkta ve savaşın şiddetlendiği anda sabredenlerin gösterdiği erdemdir. İşte özü sözü doğru olanlar (Sadaqû) onlardır; fıtri dengelerini koruyup kötülükten sakınan muttakiler (Mutteqûn) de işte bunlardır.” |
| 178. | “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas (El-Qisâs) farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın… Kimin cezası, kardeşi tarafından bir nebze bağışlanırsa, artık örfe uygun şekilde (Bil-Ma‘rûf) karşılıklı anlayış gösterilmeli ve diyet de ona en güzel biçimde (Bi-İhsân) ödenmelidir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir (Rahmeh). Kim bundan sonra da haddi aşar, adaleti sabote ederse (İ‘tedâ), onun için can yakıcı bir azap vardır.” |
| 179. | “Ey derin fıtri akıl sahipleri (Ulil-Elbâb)! Kısasta sizin için büyük bir hayat (Hayât) vardır; ta ki bu sayede fıtri sınırlarınızı koruyup suçtan sakınasınız (Tetteqûn).” |
| 180. | “Sizden birine ölüm gelip çattığında, eğer geriye bir mal ve hayır (Hayran) bırakıyorsa, ana-babaya ve yakın akrabaya örfe uygun olarak (Bil-Ma‘rûf) vasiyet etmesi üzerinize farz kılındı. Bu, fıtri dengesini koruyan muttakiler (Mutteqûn) üzerine sarsılmaz bir haktır (Haqqan).” |
| 181. | “Kim o vasiyeti bizzat işittikten sonra (Semi‘ahû) onu kasıtlıca değiştirirse (Beddelehû), bunun günahı ancak onu değiştirenlerin boynunadır. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla işitendir (Semî‘), her şeyi bütünüyle bilendir (‘Alîm).” |
| 182. | “Kim de vasiyet edenin bir haksızlığa (Cenefen) veya bir günaha eğilim göstermesinden endişe eder de tarafların arasını fıtri dengesine uygun olarak düzeltirse (Asleha), ona hiçbir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır (Gafûr), râhîm esmasıyla merhamet edip koruyandır (Rahîm).” |
| 183. | “Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, kötülüklerden sakınıp fıtri dengenizi koruyasınız diye (Tetteqûn), savm/oruç ibadeti (Es-Siyâm) sizin de üzerinize farz kılındı.” |
| 184. | “O oruç, belirlenmiş sayılı günlerdir (Eyyâmâm-ma‘dûdât). Sizden kim hasta yahut yolculuk üzere (‘Alâ seferin) olursa, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza etsin. Ona gücü yetmeyenlerin/zorlukla güç yetirenlerin üzerine ise bir yoksulu doyuracak kadar fidye (Fidyetun) gerekir. Kim fıtri bir cömertlikle hayır işlerse (Tetavve‘a hayran), bu kendisi için daha hayırlıdır. Eğer dikey bir bilgiyle bilirseniz (Ta‘lemûn), oruç tutmanız sizin için bütünüyle daha hayırlıdır.” |
| 185. | “O Ramazan ayı ki, insanlara bir rehber, hidayetin ve Furkan’ın (hak ile batılı ayıran o mutlak ölçünün) apaçık delilleri olarak Kur’ân onda indirilmiştir. Sizden kim bu aya erişirse onda savm (oruç/nefsani arzuları tutma) eylemini gerçekleştirsin. Kim de hasta yahut yolculuk üzere olursa, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez. Tüm bunlar, sayıyı tamamlamanız ve sizi ulaştırdığı hidayet üzere Allah’ı yüceltmeniz içindir; umulur ki şükredersiniz.” |
| 186. | “Kullarım sana Beni sorduklarında, şüphesiz Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit, dua edenin çağrısına icabet ederim. O halde onlar da Benim davetime icabet etsinler ve Bana iman etsinler (güvensinler) ki, dosdoğru bilince ve olgunluğa (rüşde) erebilsiler.” |
| 187. | “Savm (oruç) gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah, nefislerinize karşı zaaf gösterip kendinize haksızlık etmekte olduğunuzu bildi de tövbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık şimdi onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdığı şeyi arayın. Fecir vakti, beyaz iplik siyah iplikten (gündüzün aydınlığı gecenin karanlığından) sizce ayırt edilinceye kadar yiyin ve için. Sonra geceye kadar savmı (orucu) bütünüyle tamamlayın. Mescitlerde itikafta (ibadet odaklı kapanmada) iken kadınlarınızla birleşmeyin. İşte bunlar Allah’ın adalet hudutlarıdır; sakın onlara yaklaşmayın! Allah, ayetlerini insanlara böyle açıklar, umulur ki fıtri sınırlarını muhafaza edip korunurlar.” |
| 188. | “Aranızda birbirinizin mallarını batıl (haksız ve meşru olmayan) yollarla yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını, günah olduğunu bile bile ve haksızca yemek amacıyla o malları (rüşvet ve nüfuz olarak) hakimlere/otoritelere rüşvet olarak aktarmayın.” |
| 189. | “Sana hilalleri (yeni doğan ayları) soruyorlar. De ki: ‘Onlar, insanlar ve hac için zaman ölçüleridir.’ İyilik ve erdemlilik, evlere arkalarından girmeniz değildir; asıl iyilik, fıtri sınırlarını muhafaza edip korunandır (muttakidir). Evlere kapılarından girin ve Allah’a karşı takva sahibi olun (O’nun sınırlarını koruyun) ki kurtuluşa ve felaha eresiniz.” |
| 190. | “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda siz de savaşın; fakat haddi aşmayın (asla saldırganlık yapmayın). Şüphesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez.” |
| 191. | “Onları (savaşı başlatanları) yakaladığınız yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Çünkü fitne (hakikat sistemini sabote edip inananları baskıyla dinden döndürmeye çalışmak), öldürmekten daha şiddetlidir. Onlar sizinle orada savaşmadıkça, Mescid-i Haram’ın yanında onlarla savaşmayın. Eğer sizinle savaşırlarsa siz de onları öldürün; işte ilahi hakikatleri ve adalet sistemini sabote eden o üst aklın / aktif sabotajcı odakların (kâfirlerin) cezası böyledir.” |
| 192. | “Eğer onlar vazgeçerlerse, şüphesiz Allah kulun hatalarının üzerini bir daha açılmamak üzere bütünüyle örten (gafûr) ve onu fıtri bir şefkatle durmaksızın koruyup himayesi altında tutandır (rahîm).” |
| 193. | “İnancı ve toplumsal hayatı felç eden o algı terörü (fitnetun) bütünüyle ortadan kalkıncaya ve mutlak borçluluk bilincinin şekillendirdiği o bütünsel hukuk programı (dîn) sadece Allah’a ait oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık fıtri hakları gasbederek kitlelere baskıyla batılı dayatan o zorba otoritelerden (zâlimîn) başkasına düşmanlık yoktur.” |
| 194. | “Haram ay, haram aya karşılıktır; tüm kutsallar ve dokunulmazlıklar da karşılıklılık esasına (qısâs) dayanır. Kim size saldırıp haddi aşarsa, siz de ona size saldırdığı kadarıyla misliyle mukabele edin. Allah’a karşı o koruma kalkanını kuşanın ve bilin ki Allah, ilahi sınırları titizlikle koruyup kendisini muhafaza altına alanlarla (mutteqîn) beraberdir.” |
| 195. | “Allah yolunda elinizdeki her türlü rızkı ve imkanı başkalarıyla bölüşme kanalları açın (enfiqû), kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın ve her işi bütünüyle estetik, kusursuz ve iyilik merkezli yapın. Şüphesiz Allah, iyiliği ve güzelliği bir varoluş mimarisine dönüştürenleri (muhsinîn) sever.” |
| 196. | “Allah için hac ve umreyi (ilahi ekosisteme toplu yöneliş ve ziyaret ibadetlerini) bütünüyle tamamlayın. Eğer engellenecek olursanız, kolayınıza gelen kurbanlığı gönderin. Kurbanlık yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden kim hasta olur veya başından bir rahatsızlığı bulunursa; o takdirde oruç, sadaka veya kurbandan ibaret bir fidye versin. Güvene kavuştuğunuzda ise, kim hacca kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen kurbanlığı kessin. Bunu bulamayan kimse, üçü hac günlerinde, yedisi de döndüğünüzde olmak üzere tam on gün oruç tutsun. Bu, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah’a karşı o koruma kalkanını kuşanın ve bilin ki Allah, cezalandırması çok çetin olandır.” |
| 197. | “Hac, bilinen aylardır. Kim o aylarda haccı kendisine farz kılar (yerine getirmeye azmederse); artık hac esnasında şehvete kapılmak, fıska (ilahi yoldan ve çizgiden sapmaya) yönelmek ve kavga-tartışmaya girmek yoktur. Hayır adına ne yaparsanız Allah onu bilir. Yolculuk için azık hazırlayın; kuşkusuz azığın en hayırlısı ilahi sınırları titizlikle koruyup kendisini muhafaza altına almaktır (taqvâ). Ey derin kavrayış ve temiz akıl sahipleri, sadece Bana karşı o koruma kalkanını kuşanın!” |
| 198. | “Rabbinizden bir lütuf ve ticaret istemenizde size bir günah yoktur. Arafat’tan sel gibi akıp boşanarak ayrıldığınızda, Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin. O, sizi nasıl doğru yola ilettiyse siz de O’nu öylece zikredin. Oysa siz bundan önce bütünüyle şaşkınlığa düşüp yolunu kaybedenlerdendiniz.” |
| 199. | “Sonra insanların sel gibi akıp boşaldığı yerden siz de akıp boşalın ve Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah, kulun hatalarının üzerini bir daha açılmamak üzere bütünüyle örten (gafûr) ve onu fıtri bir şefkatle durmaksızın koruyup himayesi altında tutandır (rahîm).” |
| 200. | “O toplu yöneliş ve ziyaret ibadetlerinizi bütünüyle tamamlayıp eda ettiğinizde; atalarınızı coşkuyla andığınız gibi, hatta çok daha güçlü ve derin bir adanmışlıkla Allah’ı zikredin. İnsanlardan öylesi vardır ki: ‘Rabbimiz, bize ne varsa bu dünyada ver!’ der; onun ahirette hiçbir payı (halâq) yoktur.” |
| 201. | “Onlardan öylesi de vardır ki: ‘Rabbimiz, bize dünyada da fıtrata uygun mutlak bir güzellik ve iyilik (haseneten) ver, ahirette de fıtrata uygun mutlak bir güzellik ve iyilik (haseneten) ver ve bizi o ateşin azabından koru!’ der.” |
| 202. | “İşte onlar, kendi aktif çabalarıyla kazandıklarından ötürü bütünüyle pay sahibi olanlardır. Allah, hesabı çok çabuk görendir.” |
| 203. | “Sayılı günlerde Allah’ı zikredin. Kim acele edip iki gün içinde (dönmek için) acele ederse ona bir günah yoktur; kim de bunu ertelerse, ilahi sınırları titizlikle koruyup kendisini muhafaza altına alan (itteqâ) kimse için bir günah yoktur. Allah’asiparişe yer bırakmayacak şekilde o koruma kalkanını kuşanın ve bilin ki bütünüyle O’nun huzurunda toplanıp bir araya getirileceksiniz.” |
| 204. | “İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider ve o, kalbindekine Allah’ı şahit tutar; oysa o, düşmanların en amansız, en katı ve en acımasız olanıdır.” |
| 205. | “O, otoriteyi ele geçirip arkasını dönüp gittiğinde; yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini (toplumsal üretim ve kaynakları) ve nesli (gelecek nesillerin fıtratını) helak edip kurutmak için aktif bir çabayla koşar. Oysa Allah, bozgunculuğu (fesâd) sevmez.” |
| 206. | “Ona: ‘Allah’a karşı o koruma kalkanını kuşanın (itteqı)’ denildiğinde, o sahte azameti ve gururu kendisini bütünüyle günaha sürükler; artık ona cehennem yeter, ne kötü bir yataktır orası!” |
| 207. | “İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak adına bütünüyle kendi nefsini feda eder. Allah, kullarına karşı çok şefkatli ve çok merhametlidir.” |
| 208. | “Ey iman edenler! Hepiniz bütünüyle barışa, esenliğe ve tam bir entegrasyona girin ve o şeytanın adımlarına uymayın. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır.” |
| 209. | “Kendilerine apaçık deliller ve net hakikatler geldikten sonra eğer yine de ayaklarınız kayıp saparsanız, iyi bilin ki Allah mutlak güç sahibidir, her hükmü tam isabetli ve hikmetli olandır.” |
| 210 | “Onlar, Allah’ın ve meleklerin bulutlardan gölgeler içinde kendilerine gelmesini ve o hükmün bütünüyle infaz edilip işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Oysa bütün işler sonunda mutlaka Allah’a döndürülür.” |
| 211. | “İsrailoğullarına sor; onlara apaçık olan, hakikati bütünüyle ortaya koyan ne kadar çok ayet (âyetin beyyineh) verdik! Kim kendisine geldikten sonra Allah’ın o fıtri nimetini, ayetlerini ve sistemini değiştirip bozarsa, şüphesiz Allah, cezalandırması çok çetin olandır.” |
| 212. | “O üst aklın oyununa gelerek sahaya inen ve karartma eylemini bizzat gerçekleştiren piyon zihniyetlere (Keferû) dünya hayatı süslü gösterildi; bu yüzden iman edenlerle alay ederler. Oysa sorumluluk bilinciyle korunanlar (Vellezînet-teqav), kıyamet günü onların çok üstündedir. Allah dilediğini hesapsızca rızıklandırır.” |
| 213. | “İnsanlar tek bir ümmetti (Ummeten vâhıdeten). Sonra Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak nebiler gönderdi; insanların ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında hak ile hükmetmek için onlarla birlikte Kitab’ı (El-Kitâb) indirdi. Kendilerine Kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra sırf aralarındaki azgınlık, kıskançlık ve sınır tanımazlık (Bagyen) yüzünden ayrılığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle iman edenleri, onların ayrılığa düştükleri hakikate ulaştırdı. Allah dilediğini dosdoğru, adalet ve fıtrat çizgisine (Sırâtın musteqîm) yöneltir.” |
| 214. | “Yoksa siz, sizden önce gelip geçmişlerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete (El-Cennete) gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, darlıklar (El-Be’sâu ved-derrâu) ve hastalıklar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, nihayet elçi (Er-Resûl) ve onunla birlikte iman edenler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyecek raddeye geldiler. Biliniz ki Allah’ın yardımı (Nasrallâhi) şüphesiz yakındır!” |
| 215. | “Sana neyi infak edeceklerini (Yunfiqûne); yani her türlü rızık ve imkanı başkalarıyla bölüşme kanalı açacaklarını soruyorlar. De ki: ‘Hayır olarak her ne infak ederseniz o; ana-baba, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Hayır adına her ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir (‘Alîm).’” |
| 216. | “Hoşunuza gitmediği halde savaşmak (El-Qitâl) üzerinize farz kılındı. Sizin için hayırlı olan bir şeyi çirkin bulup tiksinmeniz (Tekrahû) mümkündür; yine sizin için şer olan bir şeyi sevip arzulamanız da mümkündür. Gerçeği bütünüyle Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.” |
| 217. | “Sana haram ayı ve o ayda savaşmayı soruyorlar. De ki: ‘O ayda savaşmak büyük bir günahtır. Fakat insanları Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkâr etmek (Kufrun bihî), Mescid-i Haram’a girişi engellemek ve halkını oradan sürüp çıkarmak, Allah katında çok daha büyük bir günahtır. Baskı, zulüm ve inanç üzerindeki terör (El-Fitnetu), öldürmekten daha beterdir.’ Eğer güçleri yetse, sizi mutlak borçluluk bilincinizden ve yaşam programınızdan (Dînikum) döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmazlar. Sizden kim bu bütünsel hukuk düzeninden geri döner (Yertedid) ve o adaleti sabote eden aktif bir sabotajcı odak (Kâfirun) olarak ölürse, işte onların dünyada da ahirette de bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar ateşin halkıdır (Ashâbun-nâr) ve orada kalıcıdırlar.” |
| 218. | “İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda tüm varlığıyla cehd edip savaşanlar (Câhedû); işte onlar Allah’ın ikram zincirini ve şefkatini (Rahmetallâh) umarlar. Allah, çok bağışlayandır (Gafûr), râhîm esmasıyla merhamet edip koruyandır (Rahîm).” |
| 219. | “Sana aklı örten uyuşturucuları/içkiyi (El-Hamr) ve kumarı (El-Meysir) soruyorlar. De ki: ‘O ikisinde büyük bir günah/zarar (İsmun kebîr) ve insanlar için birtakım faydalar vardır; fakat fıtri dengeyi bozan zararları, faydalarından çok daha büyüktür.’ Yine sana neyi infak edeceklerini (Yunfiqûne) soruyorlar. De ki: ‘İhtiyacınızdan artakalanı, vazgeçebileceğiniz o fazlalığı (El-‘Afv) bölüşün.’ Allah, derinlemesine tefekkür edesiniz (Tetefekkerûn) diye ayetlerini size böyle açıklar.” |
| 220. | “Dünya ve ahiret hakkında derinlemesine tefekkür edesiniz diye bunları açıklar. Bir de sana yetimleri soruyorlar. De ki: ‘Onların durumlarını fıtri dengesine uygun olarak düzeltmek (Islâhun) en hayırlı olanıdır. Eğer onlarla bir arada yaşayıp mallarını karıştırırsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir.’ Allah, bozgunculuk yapanı (El-Mufside) fıtri dengeyi koruyup ıslah edenden (El-Muslih) ayırt etmeyi çok iyi bilir. Eğer Allah dileseydi sizi kesinlikle zora sokardı. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, her hükmünde tam isabet edendir (Hakîm).” |
| 221. | “Allah’a ortak koşan kadınlarla, onlar iman edinceye kadar evlenmeyin. Mümin bir cariye, hoşunuza gitse bile ortak koşan hür bir kadından kesinlikle daha hayırlıdır. Ortak koşan erkeklerle de, onlar iman edinceye kadar mümin kadınları evlendirmeyin. Mümin bir köle, hoşunuza gitse bile ortak koşan hür bir erkekten kesinlikle daha hayırlıdır. İşte onlar insanları ateşe (En-Nâr) çağırırlar; Allah ise kendi izniyle cennete (El-Cenneti) ve bağışlanmaya çağırır. O, öğüt alıp düşünsünler (Yetezekkerûn) diye ayetlerini insanlara apaçık beyan eder.” |
| 222. | “Sana kadınların aybaşı halini soruyorlar. De ki: ‘O bir rahatsızlık ve sıkıntıdır (Ezen). Bu yüzden aybaşı halindeyken kadınlardan uzak durun ve onlar temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın. İyice temizlendiklerinde ise Allah’ın size emrettiği fıtrat dairesinden onlara yaklaşın. Şüphesiz Allah, bütünüyle tövbe edip Kendisine dönenleri (Et-Tevvâbîne) sever ve arınıp temizlenenleri (El-Mutetahhirîn) sever.’” |
| 223. | “Kadınlarınız sizin için bir ekim tarlası, nesil yetiştirme alanıdır (Harsun). O halde tarlanıza fıtratın meşru kıldığı şekilde dilediğiniz gibi varın; kendiniz için önceden hazırlık yapıp güzel ameller gönderin. Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle korunun (Vetteqûllâh) ve şüphesiz O’na kavuşacağınızı çok iyi bilin. Müminleri müjdele!” |
| 224. | “İyilik etmeniz, sorumluluk bilinciyle korunmanız (Tetteqû) ve insanların arasını fıtri dengesine uygun olarak düzeltmeniz (Tuslihû) yönündeki yeminlerinize Allah’ı bir engel yapmayın. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir (‘Alîm).” |
| 225. | “Allah, ağız alışkanlığıyla bilmeyerek yaptığınız kasıtsız yeminlerinizden (Bil-lağvi) dolayı sizi sorumlu tutmaz; fakat kalplerinizin bizzat tercih edip kazandığı yükümlülüklerden dolayı sizi sorumlu tutar. Allah, çok bağışlayandır (Gafûr), cezalandırmada acele etmeyip mühlet verendir (Halîm).” |
| 226. | “Eşlerine yaklaşmamaya yemin edenler (Yu’lûne) için dört ay bekleme süresi vardır. Eğer bu süre zarfında yeminlerinden dönerlerse (Fâû), şüphesiz Allah, çok bağışlayandır (Gafûr), râhîm esmasıyla merhamet edip koruyandır (Rahîm).” |
| 227. | “Yok eğer evlilik bağını bütünüyle koparıp boşamaya (Et-Talâq) kesin karar verirlerse, şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir (Semî‘un), hakkıyla bilendir (‘Alîm).” |
| 228. | “Boşanmış kadınlar (El-Mutallaqâtu) kendi kendilerine üç aybaşı süresi beklesinler. Eğer Allah’u Teâlâ’ya ve ahiret gününe iman ediyorlarsa, Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helal olmaz. Eğer kocaları bu süreçte fıtri dengeye uygun bir barışma ve düzeltme (Islâhâ) istiyorlarsa, onları geri almaya herkesten daha çok hak sahibidirler. Meşru ve fıtrata uygun ölçüler çerçevesinde (Bil-ma‘rûf), kadınların erkekler üzerindeki hakları, erkeklerin kadınlar üzerindeki haklarına denktir; ancak erkekler için kadınlar üzerinde (sorumluluk ve yönetim bakımından) bir derece farkı vardır. Allah, mutlak güç sahibidir, her hükmünde tam isabet edendir (Hakîm).” |
| 229. | “O dönüşü olan boşama (Et-Talâqu) iki defadır. Ondan sonrası ya fıtrata uygun ölçülerle güzelce tutmak (Bi-ma‘rûf) ya da mükemmellik bilinciyle iyilik ederek güzellikle salıvermektir (Bi-ihsân). Eşlerin, Allah’ın çizdiği sınırları (Hudûdallâh) ayakta tutamamaktan korkmaları durumu hariç, kadınlara verdiğiniz mehirlerden herhangi bir şeyi geri almanız size helal olmaz. Eğer siz de onların Allah’ın sınırlarını koruyamayacaklarından korkarsanız, kadının (boşanmak için) fidye vermesinde (İftedet) ikisi için de bir günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır (Hudûdallâh), sakın onları aşmayın! Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, işte onlar hakikati baskıyla, zorbalıkla, ambargoyla ve acımasızca batılı dayatan, fıtri hakları gasbeden o zorba otoritelerin ta kendileridir (Zâlimûn).” |
| 230. | “Eğer koca eşini (üçüncü defa) boşarsa (Talleqahâ), kadın ondan sonra bir başka erkekle evlenmedikçe artık kendisine helal olmaz. Eğer bu yeni kocası da onu boşarsa, Allah’ın sınırlarını (Hudûdallâh) ayakta tutabileceklerine inanıyorlarsa, (eski eşlerin) birbirlerine dönmelerinde ikisine de bir günah yoktur. İşte bunlar, kavrayıp bilmek isteyen bir topluluk (Li-qavmin ya‘lemûn) için Allah’ın apaçık beyan ettiği sınırlarıdır (Hudûdallâh).” |
| 231 | “Kadınları boşadığınızda ve onlar da bekleme sürelerinin sonuna yaklaştıklarında; ya onları fıtrata uygun ölçülerle güzelce tutun (Bi-ma‘rûf) ya da fıtrata uygun ölçülerle güzellikle salıverin (Bi-ma‘rûf). Haklarını gasbedip haddi aşmak amacıyla (Li-ta‘tedû) onlara zarar vermek için tutmayın. Kim bunu yaparsa, şüphesiz kendi nefsine zulmetmiş olur. Allah’ın ayetlerini sakın alay konusu edinmeyin! Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve kendisiyle size öğüt vermek için indirdiği Kitab’ı (El-Kitâb) ve o tam isabetli derin bilgiyi (El-Hikmeh) derinlemesine zikredip hatırlayın. Allah’ya karşı sorumluluk bilinciyle korunun (Vetteqûllâh) ve bilin ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir (‘Alîm).” |
| 232. | “Kadınları boşadığınızda ve onlar da bekleme sürelerinin sonuna ulaştıklarında; kendi aralarında meşru ve fıtrata uygun ölçüler çerçevesinde (Bil-ma‘rûf) anlaştıkları takdirde, eski eşleriyle yeniden evlenmelerine engel olmayın. İşte bu, içinizden Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere verilen bir öğüttür. Bu sizin için en temiz ve en arınmış olanıdır. Gerçeği bütünüyle Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.” |
| 233. | “Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını tam iki bütün yıl emzirirler. Annelerin meşru ve fıtrata uygun ölçüler çerçevesinde (Bil-ma‘rûf) rızkını ve giyimini sağlamak, çocuk kendisinin olan babaya aittir. Hiçbir kimseye taşıyabileceğinden fazlası yüklenmez. Ne bir anne çocuğu sebebiyle zarara uğratılsın ne de çocuk kendisinin olan baba çocuğu yüzünden sıkıntıya sokulsun. Mirasçının üzerindeki sorumluluk da bunun gibidir. Eğer anne ve baba kendi aralarında rızayla ve istişare ederek sütten kesmek isterlerse, ikisine de bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı başkasına emzirtmek isterseniz, vereceğiniz ücreti meşru ve fıtrata uygun ölçüler çerçevesinde (Bil-ma‘rûf) güzelce teslim ettiğiniz takdirde size bir günah yoktur. Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle korunun (Vetteqûllâh) ve bilin ki Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir (Basîr).” |
| 234. | “İçinizden vefat edip arkalarında eşler bırakanların hanımları, kendi kendilerine dört ay on gün beklesinler. Bekleme sürelerinin sonuna ulaştıklarında, kendileri hakkında meşru ve fıtrata uygun ölçüler çerçevesinde (Bil-ma‘rûf) yaptıkları meşru tasarruflardan dolayı size bir günah yoktur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdar olandır (Habîr).” |
| 235. | “(Vefat iddeti bekleyen) kadınlara evlenme isteğinizi üstü kapalı çıtlatmanızda veya bu hissi içinizde gizlemenizde size bir günah yoktur. Allah sizin onları mutlaka anacağınızı bilir. Ancak meşru ve fıtrata uygun ölçülere göre söz söylemeniz (Qavlen ma‘rûfâ) hariç, onlarla gizlice sözleşmeyin. Belirlenmiş bekleme süresi sonuna ulaşıncaya kadar evlilik bağını (Uqdeten-nikâhı) bağlamaya kesin karar vermeyin. Bilin ki Allah içinizde olanı hakkıyla bilir, artık O’ndan sakının. Ve yine bilin ki Allah, çok bağışlayandır (Gafûr), cezalandırmada acele etmeyip mühlet verendir (Halîm).” |
| 236. | “Kendilerine dokunmadığınız veya kendileri için bir mehir (Ferîdah) belirlemediğiniz kadınları boşamanızda size bir günah yoktur. Zengin olan kendi gücü nispetinde, darda olan da kendi gücü nispetinde meşru ve fıtrata uygun ölçüler çerçevesinde (Bil-ma‘rûf) onlara bir geçimlik (Metti‘ûhunne) versin. Bu, mükemmellik bilinciyle iyilik edenler (El-Muhsinîn) üzerine bir borçtur.” |
| 237. | “Eğer onlara dokunmadan önce, fakat kendileri için bir mehir belirlemiş olarak boşarsanız; kadının vazgeçmesi veya evlilik bağını elinde bulunduranın (Ev-ya‘fuvellezî bi-yedihî ‘uqdetun-nikâhı) hakkından vazgeçmesi hariç, belirlediğiniz mehrin yarısı onlarındır. Sizin (erkekler olarak hakkınızdan bütünüyle) vazgeçmeniz ise sorumluluk bilinciyle korunmaya (Lit-teqvâ) daha yakındır. Aranızdaki lütuf ve fedakarlığı sakın unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir (Basîr).” |
| 238. | “Tüm o teslimiyet bağını ve ekosistemini (Es-Salavâti) ve o en orta, en dengeli, en kuşatıcı bağınızı (Es-Salâtil-vustâ) titizlikle koruyup ayakta tutun; Allah’ın huzurunda tam bir saygı ve itaatle (Qânitîn) durun.” |
| 239. | “Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, yaya olarak veya binek üzerinde o bağı ve ekosistemi canlandırın. Güvene kavuştuğunuzda ise, daha önce bilmediğiniz şeyleri size nasıl öğrettiyse, Allah’ı tam bir bağlılıkla öylece zikredip hatırlayın.” |
| 240. | “İçinizden vefat edip arkalarında eşler bırakanlar, hanımlarının evlerinden çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını (Vasîyyeten) vasiyet etsinler. Eğer kendi istekleriyle çıkarlarsa, kendileri hakkında meşru ve fıtrata uygun ölçüler çerçevesinde (Min ma‘rûf) yaptıkları meşru tasarruflardan dolayı size bir günah yoktur. Allah, mutlak güç sahibidir, her hükmünde tam isabet edendir (Hakîm).” |
| 241. | “Boşanmış kadınların da meşru ve fıtrata uygun ölçüler çerçevesinde (Bil-ma‘rûf) geçimlik hakları vardır. Bu, sorumluluk bilinciyle korunanlar (El-Mutteqîn) üzerine bir borçtur.” |
| 242. | “Aklınızı kullanıp kavrayasınız (Ta‘qılûn) diye Allah ayetlerini size böyle açıklar.” |
| 243. | “Ölüm korkusuyla (Hazarel-mevt) binlerce kişi halinde yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara: ‘Ölün!’ dedi, sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah, insanlar üzerinde büyük bir lütuf sahibidir (Le-zû fadlin); fakat insanların çoğu şükretmezler.” |
| 244. | “Allah yolunda tüm varlığınızla savaşın (Ve qâtilû) ve bilin ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir (‘Alîm).” |
| 245. | “Kim Allah’a güzel ve fıtri bir borç (Qardan hasenen) verir ki, Allah da bunu onun için kat kat arttırsın? Allah rızkı hem daraltır (Yaqbidu) hem de genişletir (Yebsutu); nihayetinde bütünüyle O’na döndürüleceksiniz.” |
| 246. | “Musa’dan sonra, İsrailoğullarının önde gelen yöneticilerini (El-Melei) görmedin mi? Kendilerine ait bir nebiye: ‘Bize bir komutan/kral tayin et de Allah yolunda savaşalım’ demişlerdi. Nebi: ‘Ya üzerinize savaşmak farz kılındığı halde savaşmazsanız (Ellâ tuqâtilû)?’ dedi. Onlar: ‘Yurtlarımızdan çıkarılmış ve çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz halde, neden Allah yolunda savaşmayalım ki?’ dediler. Fakat ne zaman ki savaşmak (El-Qitâlu) üzerlerine farz kılındı, içlerinden pek azı hariç bütünüyle yüz çevirip döndüler. Allah, hakikati sadece örtmekle kalmayıp baskıyla, zorbalıkla batılı dayatan ve fıtri hakları gasbeden o zorba otoriteleri (Biz-zâlimîn) hakkıyla bilendir.” |
| 247. | “Nebileri onlara: ‘Şüphesiz Allah, Tâlût’u size komutan/kral olarak gönderdi’ dedi. Onlar: ‘O, malca bir genişliğe ve zenginliğe (Se‘aten minel-mâl) sahip değilken, bizim üzerimizde nasıl yönetim ve güç sahibi olabilir? Oysa biz yönetime ondan daha çok layıkız’ dediler. Nebi: ‘Şüphesiz Allah onu sizin üzerinize seçti; ona ilimde (Fîl-‘ilmi) ve bedende büyük bir genişlik, üstünlük verdi’ dedi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah, ikramı ve kuşatıcılığı çok geniş olandır (Vâsi‘un), hakkıyla bilendir (‘Alîm).” |
| 248. | “Nebileri onlara şöyle dedi: ‘Onun hükümdarlığının belgesi, size o sandığın (Et-Tâbûtu) gelmesidir. Onun içinde Rabbinizden bir iç huzuru, sekine (Sekînetun) ve Musa ailesi ile Harun ailesinin geriye bıraktıklarından bir kalıntı vardır; onu melekler taşımaktadır. Eğer inanıyorsanız, şüphesiz bunda sizin için kesin bir delil (Le-âyeten) vardır.’” |
| 249. | “Tâlût ordusuyla birlikte ayrılıp yola çıkınca dedi ki: ‘Şüphesiz Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir (Mubtelîkum). Kim ondan içerse benden değildir; kim de eliyle bir avuç alan hariç onu tatmazsa, işte o bendendir.’ Derken, içlerinden pek azı hariç hepsi ondan kana kana içti. Nihayet Tâlût ve onunla birlikte iman edenler nehri geçtiklerinde: ‘Bugün bizim Câlût’a ve ordusuna karşı koyacak hiçbir gücümüz (Lâ tâqate) yoktur’ dediler. Allah’a kavuşacaklarına kesin gözüyle bakanlar ise şöyle dediler: ‘Allah’ın izniyle, nice az sayıdaki topluluklar, nice çok sayıdaki topluluklara galip gelmiştir!’ Allah, sarsılmadan direnip sabredenlerle (Me‘as-sâbirîn) beraberdir.” |
| 250. | “Câlût ve ordusunun karşısına çıktıklarında ise şöyle dua ettiler: ‘Rabbimiz! Üzerimize sarsılmaz bir direnç ve sabır (Sabran) boşalt, ayaklarımızı sabit kıl ve ilahi hakikatleri sabote etmek için ayağa kalkan, karanlığı örgütleyen o üst akıllara ve piyon zihniyetlere (El-Qavmil-kâfirîn) karşı bize yardım et!’” |
| 251. | “Derken, Allah’ın izniyle onları bütünüyle bozguna uğrattılar (Fe-hezemûhum); Davud da Câlût’u öldürdü. Allah ona hükümdarlık ve o tam isabetli derin bilgiyi (El-Hikmete) verdi ve ona dilediği şeylerden öğretti. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmıyla diğer kısmını savıp engellemesi (Def‘ullâhi) olmasaydı, yeryüzü kesinlikle fesada uğrar, fıtri dengesi altüst olurdu. Fakat Allah, bütün alemler üzerinde büyük bir lütuf ve ikram sahibidir (Zû fadlin).” |
| 252. | “İşte bunlar Allah’ın ayetleridir; onları sana hak ile okuyup aktarıyoruz. Şüphesiz sen, o onaylı vahyi hayata bütünüyle uygulayıcı ve dağıtıcı olarak gönderilen elçilerdensin (Leminel-murselîn).” |
| 253. | “İşte bu elçilerden (Er-Rusulu) kimini kimine üstün kıldık. Onlardan Allah’ın kendisiyle konuştuğu kimseler vardır, kimini de derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya apaçık deliller (El-Beyyinâti) verdik ve onu Mukaddes Ruh ile (Bi-rûhil-qudus) destekledik. Eğer Allah dileseydi, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra onların arkasından gelenler birbirleriyle savaşmazlardı; fakat ayrılığa düştüler. Böylece onlardan iman edenler de oldu, o üst aklın oyununa gelerek karartma eylemini bizzat gerçekleştiren piyon zihniyete sapıp hakikati sabote edenler de (Kefere) oldu. Eğer Allah dileseydi birbirleriyle savaşmazlardı; fakat Allah dilediği şeyi bütünüyle icra eder.” |
| 254. | “Ey iman edenler! İçinde hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin (Şefâ‘atun) olmayacağı o gün gelmeden önce, sizi rızıklandırdığımız şeylerden infak edin (Enfiqû); yani her türlü rızık ve imkanı başkalarıyla bölüşme kanalı açın. İlahi hakikatleri ve adalet sistemini sabote etmek için ayağa kalkan, karanlığı örgütleyen o üst akıllar (El-Kâfirûne), hakikati sadece örtmekle kalmayıp fıtri hakları gasbeden o zorba otoritelerin ta kendileridir (Humuz-zâlimûn).” |
| 255. | “Allah, O’ndan başka hiçbir ilah yoktur; O, mutlak hayat sahibidir (El-Hayyu), yarattıklarını her an yönetip ayakta tutandır (El-Qayyûm). O’nu ne bir uyuklama ne de bir uyku yakalayabilir. Göklerde ne var, yeryüzünde ne varsa bütünüyle O’nundur. O’nun izni olmaksızın katında şefaat edecek olan kimdir? O, onların önlerinde olanı da (geleceklerini de) arkalarında olanı da (geçmişlerini de) hakkıyla bilir. Onlar ise, O’nun dilediği kadarından başka, O’nun ilminden hiçbir şeyi bütünüyle kuşatamazlar. O’nun hükümranlığı ve mutlak otoritesi (Kursiyyuhu) gökleri ve yeryüzünü bütünüyle kuşatmıştır. O ikisini koruyup gözetmek O’na ağır gelmez. O, çok yücedir, mutlak büyüklük sahibidir (‘Azîm).” |
| 256. | “O bütünsel hukuk, itaat ve yaşam programında (Fîd-dîni) kesinlikle zorlama yoktur. Doğru ve fıtrata uygun olan o olgunluk yolu (Er-Ruşdu), azgınlık ve sapıklıktan bütünüyle ayrılıp apaçık ortaya çıkmıştır. Kim o fıtri adalet sınırlarını aşan azgın otoriteleri tanımayıp reddederse (Yekfur bit-tâğûti) ve Allah’a iman ederse, şüphesiz kopması kesinlikle mümkün olmayan o en sağlam kulp ve güvenceye (Bil-‘urvetil-vûsqâ) sımsıkı yapışmış olur. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir (‘Alîm).” |
| 257. | “Allah, iman edenlerin yegane dostu ve hamisidir (Veliyyullezîne); onları o karanlıklardan çıkarıp o onaylı aydınlığa, uyanışa (İlen-nûr) ulaştırır. O üst aklın oyununa gelerek karartma ve baltalama eylemini bizzat gerçekleştiren piyon zihniyetlerin (Vellezîne keferû) dostları ise o fıtri sınırları aşan azgın otoritelerdir (Et-Tâğûtu) ki, onları o aydınlıktan, uyanıştan çıkarıp karanlıklara sürüklerler. İşte onlar ateşin halkıdır (Ashâbun-nâr) ve orada kalıcıdırlar.” |
| 258. | “Allah kendisine hükümdarlık (El-Mulk) verdi diye (şımararak) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni görmedin mi? İbrahim: ‘Benim Rabbim, hayat veren (Yuhyî) ve öldürendir’ dediğinde, o zorba: ‘Ben de hayat verir ve öldürürüm’ demişti. İbrahim: ‘Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, haydi sen de onu batıdan getir!’ deyince, o ilahi hakikatleri sabote etmek için ayağa kalkan ve karanlığı örgütleyen üst akıl (Ellezî kefere) apışıp kaldı, donakaldı. Allah, hakikati sadece örtmekle kalmayıp baskıyla, zorbalıkla batılı dayatan o zorba toplulukları (El-Qavmez-zâlimîn) dosdoğru yola ulaştırmaz.” |
| 259. | “Yahut o çatısı ve duvarları bütünüyle çökmüş, altüst olmuş bir kasabaya uğrayan kimse gibi. O kimse: ‘Allah burayı ölümünden sonra acaba nasıl diriltecek (Ennâ yuhyî)?’ demişti. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl ölü bıraktı (Emâtehullâhu), sonra tekrar diriltti (Be‘asehû). ‘Ne kadar kaldın?’ dedi. O da: ‘Bir gün yahut günün bir kısmı kadar kaldım’ dedi. Allah: ‘Hayır, yüz yıl kaldın; haydi yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış (Lem yetesenneh); bir de eşeğine bak! Seni insanlara apaçık bir delil (Âyeten lin-nâsi) kılalım diye böyle yaptık. Şimdi o kemiklere bak, onları nasıl bir araya getirip çatıyoruz, sonra da üzerlerine nasıl et giydiriyoruz!’ dedi. Bu durum kendisine apaçık belli olunca o kimse: ‘Artık çok iyi biliyorum ki, şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir (Qadîr)’ dedi.” |
| 260. | “Hani İbrahim: ‘Rabbim! Ölüleri nasıl dirilteceğini (Keyfe tuhyî) bana göster’ demişti. Rabbi: ‘Yoksa inanmadın mı?’ buyurdu. İbrahim: ‘Hayır, inandım; fakat kalbim tam bir tatmin ve iç huzuru bulsun diye (Li-yatmainne qalbî)’ dedi. Allah buyurdu ki: ‘Öyleyse kuşlardan dört tane al, onları kendine alıştır (veya parçala), sonra her dağın başına onlardan birer parça koy, sonra da onları çağır; koşarak sana geleceklerdir.’ Bil ki şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, her hükmünde tam isabet edendir (Hakîm).” |
| 261. | “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin (Yunfiqûne); yani her türlü rızık ve imkanı başkalarıyla bölüşme kanalı açanların durumu, her başağında yüz tane tane bulunan yedi başak bitirmiş bir tek tohumun durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat arttırır. Allah, ikramı ve kuşatıcılığı çok geniş olandır (Vâsi‘un), hakkıyla bilendir (‘Alîm).” |
| 262. | “Mallarını Allah yolunda infak eden, sonra da o infak ettikleri şeyin arkasından bir başa kakma (Mennen) ve hiçbir sıkıntı, incitme (Ezen) yürütmeyenler var ya; işte onların Rableri katında kendilerine ait özel ödülleri vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” |
| 263. | “Meşru, fıtrata uygun güzel bir söz (Qavlun ma‘rûfun) ve kusurları örtüp bağışlamak (Mağfiretun), arkasından bir incitme ve sıkıntı (Ezân) gelen bir sadakadan kesinlikle daha hayırlıdır. Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan mutlak zengindir (Ğaniyyun), cezalandırmada acele etmeyip mühlet verendir (Halîm).” |
| 264. | “Ey iman edenler! Mallarını insanlara gösteriş yapmak [riâen nâsi] için infak eden, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakarak [menni] ve inciterek [ezâ] boşa çıkarmayın. Onun misali, üzerinde az bir toprak bulunan ve şiddetli bir yağmur [vâbil] isabet ettiğinde üzerindeki toprağı söküp götüren, onu çıplak ve sert bir kaya halinde [saldâ] bırakan taşın durumuna benzer. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, o kâfir (ilahi hakikatleri ve adalet sistemini sabote etmek için karanlığı örgütleyen üst akıl) topluluğunu [qavmel kâfirîn] hidayete erdirmez.” |
| 265. | “Allah’ın rızasını [mardâtillâh] kazanmak ve nefislerini kökleştirip sabitlemek [tesbîten min enfusihim] için mallarını infak edenlerin misali ise, yüksekçe bir tepede [rabvetin] bulunan bir bahçeye benzer. Ona şiddetli bir yağmur [vâbil] isabet etmiş de ürününü iki kat [dı’feyni] vermiştir. Ona şiddetli bir yağmur isabet etmese bile bir çisenti [tallun] dahi yeter. Allah, yapmakta olduklarınızı bütünüyle görendir [basîr].” |
| 266. | “Sizden biri ister mi ki; kendisinin hurmalıklardan ve üzüm bağlarından [min nahîlin ve a’nâbin] oluşan, altından nehirler akan, içinde her çeşit ürüne sahip olduğu bir bahçesi olsun, tam kendisine ihtiyarlık çökmüşken [ve esâbehul kiberu] ve elleri ermez, güçleri yetmez çocukları var iken [ve lehû zurriyyetun duafâu], o bahçeye içinde ateş barındıran kasırga [i’sârun fîhi nârun] isabet etsin de orası bütünüyle yansın [fahte ra qat]? İşte Allah, derinlemesine düşünesiniz diye [leallekum tetefekkerûn] ayetleri size böyle açıklar.” |
| 267. | “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temiz ve nitelikli olanlarından [min tayyibâti mâ kesebtum] ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak edin. Kendinizin göz yummadan [illâ en tuğmidû fîh] alıcısı olamayacağınız o değersiz, kalitesiz şeyleri [el habîse] infak etmek için niyetlenip seçmeyin. Bilin ki Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan mutlak zengindir [ğaniyyun], övgüye layık olan tek mercidir [hamîd].” |
| 268. | “Şeytan, sizi fakirlikle [el faqra] korkutur ve size çirkinliği, cimriliği emreder [bil fahşâ]. Allah ise size Kendisinden bir bağışlama [mağfireten] ve bir lütuf [fadlâ] vaat eder. Allah, imkanları ve kuşatıcılığı geniş olandır [vâsiun], her şeyi hakkıyla bilendir [alîm].” |
| 269. | “O, hikmeti [el hikmete] dileyene/layık olana verir. Kendisine hikmet verilen kimseye ise kesinlikle çok büyük bir hayır [hayran kesîrâ] verilmiştir. Bunu, saf ve derin akıl sahiplerinden [ulul elbâb] başkası düşünüp idrak edemez.” |
| 270. | “Her ne infak ettiyseniz [min nefe qatin] veya her ne adadıysanız [min nezrin] şüphesiz Allah onu bütünüyle bilir. Hakikati sadece örtmekle kalmayıp; insanlara baskıyla, zorbalıkla batılı dayatan, fıtri hakları gasbeden o zorba otoriteler [liz zâlimîne] için hiçbir yardımcı yoktur.” |
| 271. | “Eğer sadakaları aşikar olarak verirseniz [in tubdus sadaqâti] bu ne güzeldir! Eğer onları gizler ve öylece yoksullara verirseniz [ve tu’tûhel fuqarâe] bu sizin için daha hayırlıdır; üstelik sizin kötülüklerinizden bir kısmını örter. Allah, yapmakta olduğunuz her şeyden bütünüyle haberdardır [habîr].” |
| 272. | “Onları hidayete erdirmek senin üzerine bir yükümlülük değildir; aksine Allah, dileyeni/layık olanı hidayete erdirir [yehdî men yeşâ]. Hayırdan her ne infak ederseniz [ve mâ tunfiqû min hayrin] bu kendi nefsiniz lehinedir. Zaten siz, ancak Allah’ın zatını ve rızasını kazanmak amacıyla [illebtiğâe vechillâh] infak edersiniz. Hayırdan her ne infak ederseniz, size haksızlık edilmeksizin [ve entum lâ tuzlemûn] karşılığı size bütünüyle ve eksiksizce ödenir [yuveffe ileykum].” |
| 273. | “Yapacağınız yardımlar, kendilerini Allah’ın belirlediği benzersiz rotaya [fî sebîlillâhi] adamış, yeryüzünde rızık aramak için hicrete veya harekete güç yetiremeyen o yoksullar [lil fuqarâ] içindir. İffet ve vakarlarından dolayı [minet teaffuf], işin gerçeğini bilmeyen cahil kimse onları zengin sanır. Sen onları yüzlerindeki belirgin alametlerinden, duruşlarından tanırsın [bi sîmâhum]; insanlardan yüzsüzlük ederek, ısrarla bir şey istemezler [ilhâfâ]. Hayırdan her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir [alîm].” |
| 274. | “Mallarını gece ve gündüz [bil leyli ven nehâr], gizli ve açık olarak [sirren ve alâniyeten] infak edenler var ya; işte onlar için Rableri katında kendilerine has karşılıkları [ecruhum] vardır. Onlar üzerinde bir korku [havf] yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” |
| 275. | “O riba (sömürüye dayalı, fıtri dengeyi bozan faiz mekanizmasını) [er ribâ] yiyenler, ancak kendisini şeytanın dokunarak çarptığı [minel mess] kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların: ‘Ticaret de ancak riba gibidir’ demelerinden dolayıdır. Oysa Allah ticareti helal [ehallallâh], ribayı ise haram kılmıştır [ve harramer ribâ]. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de fıtri dengeyi bozan bu sömürüden vazgeçerse, geçmişte yaptığı ona kalır ve onun işi Allah’a aittir. Kim de yeniden bu sömürü sistemine dönerse, işte onlar ateş halkıdır [ashâbun nâr] ve orada kalıcıdırlar.” |
| 276. | “Allah, ribayı (bereketsiz kılıp) bütünüyle tüketir, yok eder [yemha qullâhur ribâ] ve sadakaları ise nemalandırıp artırır [ve yurbis sadaqât]. Allah, adaleti ve sistemi sabote etmeyi karakter haline getirmiş nankörlerin [kulle keffârin] ve günaha batanların hiçbirini sevmez.” |
| 277. | “İman eden, fıtrata ve adalete uygun değer üreten [ve amilûs sâlihâti], o teslimiyet bağını ve ekosistemini bizzat aktif bir eylemle ayağa kaldıran [ve eqâmûs salâte] ve zekatı verenlerin Rableri katında kendilerine has karşılıkları [ecruhum] vardır. Onlar üzerinde bir korku [havf] yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” |
| 278. | “Ey iman edenler! Allah’a karşı takvalı olun [itte qullâhe] ve eğer gerçekten müminlerseniz, ribadan geriye kalan hesabı bütünüyle bırakın [ve zerû mâ be qiye miner ribâ].” |
| 279. | “Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve resulü tarafından açılmış topyekun bir savaştan [bi harbin] haberdar olun. Şayet sömürüden vazgeçip tevbe ederseniz, mallarınızın ana sermayesi [ruûsu emvâlikum] sizindir. Böylece ne haksızlık ederek zorbalık yapmış [lâ tazlimûne] ne de haksızlığa uğratılmış [ve lâ tuzlemûn] olursunuz.” |
| 280. | “Eğer borçlu bir darlık ve zorluk içinde [û usretin] ise, ona genişliğe çıkıncaya kadar bir mühlet tanınmalıdır [fe naziratun ilâ meyseratin]. Borcun tamamını veya bir kısmını sadaka olarak bağışlamanız [ve en tesadde qû] ise, eğer bilirseniz sizin için çok daha hayırlıdır.” |
| 281. | “Allah’a döndürüleceğiniz o günden sakının [vette qû yevmen]! Sonra orada her nefse kazandığının karşılığı bütünüyle ve eksiksizce ödenecek [summe tuveffâ kullu nefsin] ve onlar hiçbir haksızlığa da uğratılmayacaklardır [ve hum lâ yuzlemûn].” |
| 282. | “Ey iman edenler! Belirlenmiş bir vadeye kadar [ilâ ecelin musemmen] birbirinize borçlandığınız zaman onu hemen yazın [fektubûh]. Aranızda bir katip adaletle yazsın [kâtibun bil adl]. Katip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, hemen yazsın. Üzerinde hak olan borçlu da yazdırsın [velyumlil] ve Rabbi olan Allah’tan sakınsın da borçtan hiçbir şeyi eksiltmesin [ve lâ yebhas minhu şey’â]. Eğer üzerinde hak olan borçlu; aklı ermez bir sefih [sefîhen] veya zayıf/muhtaç [daîfen] yahut bizzat kendisi yazdırmaya güç yetiremeyen biriyse, onun velisi adaletle yazdırsın [veliyyuhû bil adl]. Erkeklerinizden iki şahidi de buna şahit tutun [vesteşhidû şehîdeyni]. Eğer iki erkek bulunamazsa, şahitliğini kabul edeceğiniz kimselerden bir erkek ve iki kadın şahit olsun [fe raculun vemraetâni]; ki kadınlardan biri yanılır veya unutursa [en tedılle ihdâhumâ], diğeri ona hatırlatsın [fe tuzekkire ihdâhumâl uhrâ]. Şahitler, çağrıldıkları zaman şahitlikten kaçınmasınlar [ve lâ ye’beş şuhedâu]. Küçük olsun büyük olsun, borcu vadesine kadar yazmaktan üşenmeyin [ve lâ tes’emû en tektubûhu]. İşte bu, Allah katında adalete en uygun [aqsatu indallâh], şahitlik için en sağlam [ve aqvemu liş şehâdeti] ve şüpheye düşmemenize en yakın olandır [ve ednâ ellâ tertâbû]. Ancak aranızda hemen devrettiğiniz peşin bir ticaret ise [ticâreten hâdıraten], onu yazmamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Alışveriş yaptığınızda da şahit tutun [ve eşhidû izâ tebâya’tum]. Ne katibe ne de şahide bir zarar verilmesin [ve lâ yudârra kâtibun ve lâ şehîd]. Eğer onlara zarar verirseniz, şüphesiz bu sizin için bir fıtrattan sapma ve itaatsizlik olur [fusûqun bikum]. Allah’tan sakınıp takvalı olun [vette qullâh]. Allah size öğretiyor [ve yuallimukumullâh]. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir [alîm].” |
| 283. | “Eğer bir yolculukta iseniz [alâ seferin] ve bir katip de bulamadıysanız, teslim alınmış rehinler [fe rihânun ma qbûdah] yeterlidir. Şayet birbirinize güvenirseniz, kendisine güvenilen kimse emanetini hemen ödesin [felyueddillezîtumine emânetehu] ve Rabbi olan Allah’tan sakınsın. Bir de şahitliği kesinlikle gizlemeyin [ve lâ tektumûş şehâdeh]. Kim onu gizlerse, şüphesiz onun kalbi günaha batmıştır [âsimun qalbuhu]. Allah, yapmakta olduğunuz her şeyden bütünüyle haberdardır [alîm].” |
| 284. | “Göklerde ve yerde ne varsa bütünüyle Allah’ındır [lillâhi]. Nefislerinizin içindekini açığa vursanız da [in tubdû mâ fî enfusikum] veya onu gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker [yuhâsibkum bihillâh]. Sonra dileyeni/layık olanı bağışlar [fe yağfiru limen yeşâ], dileyeni/hak edeni de azaplandırır [ve yuazzibu men yeşâ]. Allah, her şeye gücü yeten mutlak kudret sahibidir [qadîr].” |
| 285. | “Resul, Rabbinden kendisine indirilene iman etti [âmener resûlu], müminler de [vel mu’minûn]. Hepsi; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve resullerine iman ettiler. ‘O’nun resullerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz’ [lâ nuferriqu beyne ehadin min rusulih] dediler. Ve dediler ki: ‘İşittik ve itaat ettik [semi’nâ ve ata’nâ]! Bağışlamanı dileriz ey Rabbimiz [ğufrâneke rabbenâ], dönüş bütünüyle ancak Sanadır [ve ileykel masîr].’” |
| 286. | “Allah hiçbir nefse, gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez [illâ vus’ahâ]. Kazandığı lehine [lehâ mâ kesebet], fıtrata aykırı yüklendiği günahlar ise aleyhinedir [ve aleyhâ mektesebet]. ‘Rabbimiz! Eğer unuttuysanız veya yanıldıysak bizi sorumlu tutma [lâ tuâhıznâ]! Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır bir yük yükleme [ısran]! Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz şeyleri de bize taşıtma [mâ lâ tâqate lenâ bihî]! Bizi affet, bizi bağışla [vağfir lenâ] ve bize merhamet et! Sen bizim Mevlamızsın [ente mevlânâ]; ilahi hakikatleri ve adalet sistemini sabote etmek için karanlığı örgütleyen o üst akıl topluluğuna karşı bize yardım et [fensurnâ alel qavmel kâfirîn]!’” |
