Âl-i İmrân Suresi
Âl-i İmrân, Kur’ân-ı Kerîm’in dikey tevhid eksenini ve inanç nizamını koruma altına alan üçüncü suresidir. Medine döneminde, dışsal ve ideolojik sapmalara karşı hakikatin zahiri ve batıni sınırlarını netleştirmek amacıyla nâzil olmuştur. Fatiha Suresi’nde talep edilen dikey hidayetin ve Bakara Suresi’nde kurulan toplumsal/hukuki nizamın, zihinsel ve inançsal boyutta nasıl muhafaza edileceğinin sarsılmaz rehberidir. Sürenin dikey bütünlüğünü oluşturan ilahi furkan, dikey teslimiyet ve nebevi miras mühürlüdür ve süreden ayrı düşünülemez. Sürenin asıl nüzul gayesi; insan zihnini paralel inanç sistemlerinin, uydurma mecazların ve teslimiyeti zedeleyen dünyevi sapmaların esaretinden kurtarmak; İmran ailesi (Âl-i İmrân) ve Hz. Meryem eksenindeki saf fıtratı, ihlası ve dikey kulluk nizamını hayatın merkezine sabitlemektir.
Âl-i İmrân Suresi
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Bismillâhirrahmânirrahîm
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle.
| 1. | “Elif, Lâm, Mîm.” |
| 2. | “Allah, O’ndan başka hiçbir ilah yoktur; daima diri olan, hayatın mutlak kaynağı bizzat O’dur [el hayy], her şeyi ayakta tutan, varlığı kendinden olan mutlak otoritedir [el qayyûm].” |
| 3. | “Sana kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak bu Kitab’ı, mutlak hakikat ve adaletle [bil haqqi] parça parça indiren O’dur; Tevrat’ı ve İncil’i de bizzat O indirmişti.” |
| 4. | “Daha önce insanlara yol göstermek üzere indirmişti; adaleti ve doğruyu yanlıştan ayıran o keskin ölçüyü de bizzat O indirdi [el furqân]. Hiç şüphesiz Allah’ın ayetlerini, o üst aklın oyununa gelerek bizzat baltalayan ve karartma eylemini gerçekleştiren o piyon zihniyet var ya [keferû], onlar için şiddetli bir azap vardır; zira Allah, mutlak güç sahibidir, intikamı alan da bizzat O’dur.” |
| 5. | “Göklerde ve yerde olan hiçbir şey, hiçbir zerre, Allah’a asla gizli kalmaz.” |
| 6. | “Rahimlerde size dilediği gibi şekil veren bizzat O’dur; O’ndan başka hiçbir ilah yoktur, mutlak güç sahibidir [el azîz], her hükmü tam isabet olan yegane hikmet kaynağıdır [el hakîm].” |
| 7. | “Sana Kitab’ı indiren bizzat O’dur; onun bir kısmı Kitab’ın anası, omurgası ve temelini oluşturan, yoruma kapalı apaçık kesin hükümlerdir [muhkemât], diğer kısmı ise çok anlamlılığa ve derin manalara açık işaretlerdir [mutesâbihât]. Kalplerinde eğrilik ve art niyet bulunanlar, fitne çıkarmak ve kendi daraltıcı beşeri yorumlarını dayatmak amacıyla [te’vîlih] onun benzeşmeli, derin anlamlı olan kısımlarının peşine düşerler. Oysa onun hakiki ve nihai yorumunu Allah’tan başkası bilemez. İlimde derinleşmiş, kök salmış olanlar ise: ‘Biz ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler; bunu ancak temiz akıl ve derin kavrayış sahipleri düşünüp anlayabilir [ulul elbâb].” |
| 8. | “Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi bir daha eğriliğe saptırma; bize katından fıtri bir koruma ekosistemi ve ikram bahşet [rahmeh]; çünkü karşılıksız ve sınırsızca hibe eden yegane kaynak bizzat Sensin [el vehhâb].” |
| 9. | “Rabbimiz! Geleceğinden asla şüphe olmayan o dehşet günde insanları bir araya toplayacak olan kesinlikle Sensin; şüphesiz ki Allah, verdiği sözden ve belirlediği o büyük buluşma vaktinden asla caymaz.” |
| 10. | “Hiç şüphesiz o üst aklın oyununa gelerek sahaya inen, karartma ve baltalama eylemini bizzat gerçekleştiren piyon zihniyet var ya [keferû], their ne malları ne de evlatları, Allah’tan gelecek hiçbir şeye karşı kendilerine en ufak bir fayda sağlamayacaktır; işte onlar, o azap ateşinin tam merkezindeki yakıtın ta kendisidirler.” |
| 11. | “Tıpkı Firavun yandaşlarının ve onlardan öncekilerin adeti gibi; onlar da ayetlerimizi yalanlamışlardı da Allah onları kendi günahları yüzünden kıskıvrak yakalamıştı; zira Allah, cezalandırması son derece şiddetli olandır [şedîdul iqâb].” |
| 12. | “O üst aklın oyununa gelerek sahaya inen, karartma ve baltalama eylemini bizzat gerçekleştiren o piyon zihniyete [keferû] de ki: ‘Yalın bir dille uyarırım ki yakında yenilgiye uğratılacaksınız ve topyekun cehenneme sürüleceksiniz’; orası ne kötü bir yataktır, ne berbat bir barınaktır!” |
| 13. | “Karşı karşıya gelen o iki toplulukta sizin için büyük bir delil, apaçık bir ibret vardır: Topluluklardan biri Allah yolunda aktif bir şekilde savaşıyordu [tuqâtilu], diğeri ise ilahi hakikatleri ve adalet sistemini sabote etmek için karanlığı örgütleyen o üst akıl odaklı kâfirdi [kâfiretun]. Müminler onları gözleriyle kendi misillerinin iki katı görüyorlardı. Allah dilediğini kendi yardımıyla ve zaferiyle destekler; şüphesiz bunda, basiret ve derin görüş sahipleri için mutlak bir ibret vardır [li ulil ebsâr].” |
| 14. | “Kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşler, salınmış nitelikli atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin arzuladığı şeyler insana süslü ve cazip gösterildi. Oysa bunların tamamı sadece şu geçici dünya hayatının metaından ibarettir; varılacak en güzel ve kalıcı sığınak, asıl güzel yurt ise bizzat Allah katındadır.” |
| 15. | “De ki: ‘Size o süslü dünya metaından çok daha hayırlı olanını haber vereyim mi? Kalpleri Allah sevgisi ve korkusuyla dopdolu olup, O’nun adalet sistemini korumak için sorumluluk bilinciyle titreyenler için [lillezînet teqav] Rableri katında, altlarından nehirler akan, içinde ebedi kalacakları cennetler, tertemiz kılınmış eşler ve Allah’ın mutlak rızası vardır; zira Allah, kullarını her an bizzat eksiksiz görendir [basîrun bil ıbâd].’” |
| 16. | “Onlar ki: ‘Rabbimiz! Şüphesiz biz iman ettik; artık bizim günahlarımızı, eksiklerimizi bağışla ve bizi o azap ateşine karşı koruyucu kalkanın altına alarak ondan koru’ diye yalvaranlardır.” |
| 17. | “Onlar; o zorlu süreçlerde direnç gösterip göğüs gerenler [es sâbirîne], özü sözü bir olup mutlak hakikate sadık kalanlar [ves sâdıqîne], gönülden boyun eğip sarsılmaz bir bağlılıkla itaat edenler [vel qânitîne], ellerindeki her türlü rızkı ve imkanı başkalarıyla bölüşme kanalı açarak paylaşanlar [vel munfiqîne] ve seher vakitlerinde bağışlanma dileyenlerdir.” |
| 18. | “Allah, O’ndan başka hiçbir ilah olmadığına bizzat şahittir; melekler ve adaleti, hakkaniyeti tam bir kararlılıkla ayakta tutan ilim sahipleri de [ulul ilmi] buna şahittir; O’ndan başka hiçbir ilah yoktur, mutlak güç sahibidir [el azîz], her hükmü tam isabet olan yegane hikmet kaynağıdır [el hakîm].” |
| 19. | “Şüphesiz Allah katında tek geçerli yaşam programı, kulun Allah’a karşı o mutlak borçluluk bilincinin ta kendisi olan İslam’dır [ed dîn]. Kendilerine kitap verilenler ise, ancak kendilerine o mutlak hakikatin ilmi geldikten sonra, sırf aralarındaki ihtiras, haset ve azgınlık yüzünden [baġyen] ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini, adaleti sabote etmek üzere tam şu an canlı canlı karartmaya kalkışırsa [yekfur], bilsin ki Allah, hesabı son derece çabuk görendir [serîul hısâb].” |
| 20. | “Eğer seninle bu mutlak hakikat hakkında tartışmaya girişirlerse de ki: ‘Ben, tüm varlığımla ve özümle kendimi tamamen Allah’a teslim ettim; bana uyanlar da öyle.’ Kendilerine kitap verilenlere ve ümmilere de ki: ‘Siz de bu teslimiyeti kabul edip boyun eğdiniz mi?’ Eğer teslim olurlarsa şüphesiz doğru yolu bulmuşlardır; yok eğer yüz çevirirlerse, senin üzerine düşen sadece o apaçık tebliğdir [el belâġ]; zira Allah, kullarını her an bizzat eksiksiz görendir [basîrun bil ıbâd].” |
| 21. | “Hiç şüphesiz, Allah’ın ayetlerini tam şu an canlı canlı sabote edip üzerini örtenler [yekfurûne], haklı bir sebep olmaksızın o dikey vahyi alan içsel kimlikleri haksızca öldürmeye kalkışanlar [en nebiyyîne] ve insanlar arasından adaleti, hakkaniyeti emredenlerin hayatına kastedenler var ya; işte onları son derece acı verici bir azap ile müjdele!” |
| 22. | “İşte onlar, yaptıkları bütün amelleri, bütün işleri hem bu dünyada hem de ahirette tamamen boşa gitmiş [habitat] olanlardır; onlar için kendilerine yardım edecek hiçbir yardımcı da [nâsırîn] yoktur.” |
| 23. | “Kendilerine Kitab’dan bir pay, bir nasip verilenleri görmedin mi? Aralarında hüküm vermesi için Allah’ın Kitab’ına çağrılıyorlar da sonra onlardan bir topluluk, bile isteye arkasını dönüp yüz çeviriyor [mu’ridûn].” |
| 24. | “Bu onların: ‘O azap ateşi bize sadece sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacaktır’ demeleri yüzündendir; uydurup durdukları o asılsız yalanlar, kulun Allah’a karşı mutlak borçluluk bilinci olan dinleri konusunda [fî dînihum] kendilerini aldatıp yanıltmıştır.” |
| 25. | “Geleceğinden ve gerçekleşeceğinden asla şüphe olmayan o dehşet günde, onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye en ufak bir haksızlık yapılmadan, her nefse bizzat kendi kazandığı eksiksizce ödendiği zaman halleri nice olacak?” |
| 26. | “De ki: ‘Mülkün mutlak sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, mülkü dilediğinden de çekip alırsın; dilediğini aziz kılıp yüceltirsin, dilediğini de zelil kılıp alçaltırsın. Her türlü hayır bizzat Senin elindedir; şüphesiz Sen, her şeye mutlak gücü yeten, her şeyi bir ölçüye göre var edensin [qadîr].’” |
| 27. | “Geceyi gündüzün içine sokup uzatırsın, gündüzü de gecenin içine sokup uzatırsın; daima diri olanı, hayatın mutlak kaynağını o ölü olandan çıkarırsın [el hayy], ölü olanı da o daima diri olandan çıkarırsın. Dilediğin kimseyi de hesapsızca, sınırsızca rızıklandırırsın.” |
| 28. | “Müminler, müminleri bırakıp da ilahi hakikatleri ve adalet sistemini sabote etmek için karanlığı örgütleyen o üst aklı, o aktif sabotajcı odakları kesinlikle veli ve sırdaş edinmesinler [el kâfirîne]. Kim böyle yaparsa, artık onun Allah ile hiçbir bağı, hiçbir ilişiği kalmaz; ancak onlardan gelebilecek bir tehlikeden korunmak için bir sığınma kalkanı oluşturmanız [tetteqû] müstesnadır. Allah, sizi bizzat Kendisine karşı dikkatli olmaya çağırır; zira nihai varış ve dönüş yalnız Allah’adır.” |
| 29. | “De ki: ‘Göğüslerinizin içinde sakladığınız o hain niyetleri gizleseniz de, onu açığa vursanız da Allah onu bizzat eksiksiz bilir.’ Göklerde ve yerde olan her şeyi de bizzat bilir; zira Allah, her şeye mutlak gücü yeten, her şeyi bir ölçüye göre var edendir [qadîr].” |
| 30. | “Her nefsin, yaptığı her türlü iyiliği ve güzelliği bizzat hazır bulacağı, yaptığı her türlü kötülüğü de tam karşısında göreceği o dehşet gün gelecektir; o zaman insan, o işlediği kötülükle kendi arasında son derece uzak bir mesafe olmasını tutkuyla isteyecektir. Allah, sizi bizzat Kendisine karşı dikkatli olmaya çağırır; zira Allah, kullarına karşı son derece şefkatli olandır [ra’ûfun bil ıbâd].” |
| 31. | “De ki: ‘Eğer Allah’ı gerçekten seviyorsanız bana eksiksizce uyun ki [fettebiûnî], Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı, eksiklerinizi bağışlasın; zira Allah, çok bağışlayandır, kullarını fıtri bir koruma ekosistemiyle kuşatandır [rahîm].’” |
| 32. | “De ki: ‘Allah’a ve o vahyi insanlığa yayan, dağıtan uygulayıcı makam olan Resule itaat edin [ver resûl].’ Eğer yüz çevirip arkalarını dönerlerse, hiç şüphesiz Allah, ilahi hakikatleri ve adalet sistemini sabote etmek için karanlığı örgütleyen o üst aklı, o piyon zihniyetleri kesinlikle sevmez [el kâfirîn].” |
| 33. | “Şüphesiz Allah; Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini seçip bütün alemlere üstün kıldı.” |
| 34. | “Onlar birbirlerinden türeyen, birbirinin devamı olan tek bir soy, tek bir inanç neslidir; zira Allah, her şeyi bizzat işitendir, her şeyi bizzat eksiksiz bilendir [alîm].” |
| 35. | “Hani İmran’ın karısı: ‘Rabbimiz! Karnımdakini her türlü dünyevi bağdan özgürleştirerek sırf Sana hizmet etmesi için adadım, benden bunu kabul buyur; şüphesiz ki Sen, her şeyi bizzat işitensin, her şeyi bizzat eksiksiz bilensin [el alîm]’ demişti.” |
| 36. | “Onu doğurduğunda ise —Allah ne doğurduğunu çok daha iyi bildiği halde— şöyle dedi: ‘Rabbimiz! Onu kız doğurdum; oysa erkek çocuk, kız gibi değildir. Ben onun adını Meryem koydum; onu ve soyunu, o kovulmuş ve taşlanmış olan şeytanın şerrinden Sana sığındırıyorum.’” |
| 37. | “Bunun üzerine Rabbi onu çok güzel bir kabulle kabul buyurdu, onu güzel bir bitki gibi yetiştirip büyüttü ve onun bakımını Zekeriya’nın sorumluluğuna verdi. Zekeriya ne zaman onun bulunduğu o ibadet odasına [el mihrâb] girse, onun yanında fıtri rızıklar bulurdu: ‘Ey Meryem! Bu sana nereden geldi?’ dedi. Meryem: ‘Bu bizzat Allah katındandır; şüphesiz Allah, dilediği kimseyi hesapsızca, sınırsızca rızıklandırır’ dedi.” |
| 38. | “İşte oracıkta Zekeriya Rabbine yalvardı: ‘Rabbimiz! Bana katından tertemiz, fıtrata uygun bir soy bahşet; şüphesiz Sen, o yakarışları ve duaları bizzat eksiksiz işitensin’ dedi.” |
| 39. | “O, ibadet odasında [fil mihrâbi] o teslimiyet bağını ve ekosistemini aktif eylemle ayağa kaldırmış halde dururken [yusallî], melekler ona şöyle seslendi: ‘Allah seni, Allah’tan gelen bir kelimeyi doğrulayıcı, bir lider, nefsine bütünüyle hakim bir irade sahibi ve salihlerden, o dikey vahyi alan içsel bir kimlik olarak [nebiyyen] Yahya ile müjdeliyor!’” |
| 40. | “Zekeriya: ‘Rabbimiz! Bana ihtiyarlık tamamen gelip çatmışken, karım da kısırken benim nasıl bir oğlum olabilir?’ dedi. Buyurdu ki: ‘İşte böyledir; Allah dilediği şeyi dilediği gibi bizzat icra eder.’” |
| 41. | “Zekeriya: ‘Rabbimiz! Benim için (karımın hamile kaldığına dair) bir alamet var et’ dedi. Buyurdu ki: ‘Senin alametin, işaretle anlaşma dışında üç gün boyunca insanlarla konuşamamandır. Rabbini çokça zikret, akşam ve sabah vakitlerinde O’nun şanını yücelt.’” |
| 42. | “Hani melekler: ‘Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni bütün alemlerin kadınlarına üstün kılıp seçkin kıldı’ demişti.” |
| 43. | “Ey Meryem! Rabbine gönülden boyun eğip sarsılmaz bir bağlılıkla itaat et [uqnutî], secdeye kapan ve rüku edenlerle birlikte bizzat rüku et!” |
| 44. | “İşte bu (anlatılanlar), sana vahiyle bildirdiğimiz gayb haberlerindendir. Onlardan hangisi Meryem’in bakımını üzerine alacak, onu kim büyütecek diye kura oklarını [eqlâmehum] atarlarken de, bu hususta birbirleriyle aktif bir tartışmaya ve çekişmeye girişirlerken de sen onların yanında değildin.” |
| 45. | “Hani melekler: ‘Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni, Kendisinden bir kelime ile müjdeliyor; onun adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. O, hem bu dünyada hem de ahirette son derece itibarlı, şerefli, seçkin kılınmış [vecîhan] ve Allah’a en yakın olanların bizzat arasındadır’ demişti.” |
| 46. | “O, hem beşikteyken hem de yetişkinlik çağında insanlarla pürüzsüzce konuşacaktır; üstelik o, fıtratı bütünüyle koruyan salihlerin ta kendilerindendir.” |
| 47. | “Meryem: ‘Rabbimiz! Bana hiçbir insan eli değmemişken benim nasıl bir çocuğum olabilir?’ dedi. Buyurdu ki: ‘İşte böyledir; Allah dilediği şeyi dilediği gibi bizzat yaratır. O, bir işin olmasına hükmettiği zaman, ona sadece “Ol!” der, o da hemen oluverir.’” |
| 48. | “Ve O, İsa’ya Kitab’ı, her hükmü tam isabet olan yegane hikmet kaynağını [el hikmete], Tevrat’ı ve İncil’i bizzat öğretecektir.” |
| 49. | “Onu, İsrailoğullarına şöyle seslenen bir elçi yapacaktır [ve resûlen]: ‘Şüphesiz ben size Rabbinizden apaçık bir delil, muazzam bir ayet ile geldim: Ben çamurdan kuş şekline benzer bir şey yapar, içine üflerim de o, Allah’ın izniyle derhal canlı bir kuş oluverir. Allah’ın izniyle körü ve cüzamlıyı iyileştirir, ölüleri bizzat diriltirim. Evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi de size haber veririm. Eğer gerçekten müminler iseniz, şüphesiz bunda sizin için sarsılmaz bir delil, mutlak bir ayet vardır.’” |
| 50. | “Önümde bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size daha önce haram kılınmış olan bazı şeyleri (Allah’ın emriyle) helal kılmak, pratikleştirmek için geldim; size Rabbinizden apaçık bir ayet getirdim. Artık Allah’a karşı o adalet sistemini korumak için sorumluluk bilinciyle titreyin [fettequllâhe] ve bana eksiksizce itaat edin!’” |
| 51. | “Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; öyleyse yalnızca O’na kulluk/itaat edin. İşte sarsılmaz dosdoğru hat [sırâtun musteqîm] budur.” |
| 52. | “İsa onlardaki o karartma, baltalama ve piyon zihniyetini [el-kufra] hissedince: ‘Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?’ dedi. Havariler: ‘Biz Allah’ın yardımcılarıyız; Allah’a iman ettik, sen de bizim Allah’ın bütün adalet hudutlarına bütünüyle entegre olduğumuza/tam teslimiyet gösterdiğimize [muslimûn] şahit ol!’ dediler.” |
| 53. | “Rabbimiz! İndirdiğine iman ettik ve o elçiye/uygulayıcıya [er-rasûle] tabi olduk; artık bizi o şahitlerle beraber yaz.” |
| 54. | “Onlar (ilahi adalet sistemini sabote etmek için) gizli tuzaklar kurdular, Allah da onların tuzaklarını boşa çıkaracak plan yaptı. Allah, tuzakları boşa çıkaranların/plan yapanların en hayırlısıdır.” |
| 55. | “O zaman Allah şöyle buyurmuştu: ‘Ey İsa! Şüphesiz ki seni vefat ettirecek olan, seni kendi katıma yükseltecek olan ve o piyon zihniyete saplanıp küfrü bizzat icra edenlerden [keferû] seni arındıracak olan Benim. Sana tabi olanları da kıyamet gününe kadar, o küfrü bizzat icra edenlerin [keferû] üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır; üzerinde ihtilaf edip durduğunuz şeyler hakkında aranızda hükmü Ben vereceğim.’” |
| 56. | “O piyon zihniyete saplanıp küfrü bizzat icra edenlere [keferû] gelince; onlara dünyada da ahirette de şiddetli bir azapla azap edeceğim. Onların hiçbir yardımcıları [nâsirîn] da olmayacaktır.” |
| 57. | “İman edip sâlih ameller (bozulan fıtratı düzeltici faaliyetler) yapanların ise mükafatları eksiksiz ödenecektir. Allah, o kırbaçlı/zorba otoriteleri [ez-zâlimîn] kesinlikle sevmez.” |
| 58. | “İşte bu sana okuduğumuz, o ilahi işaretlerden/delillerden [el-âyâti] ve her hükmü tam isabet olan yegane hatırlatıcıdan [ez-zikril-hakîm] bir kesittir.” |
| 59. | “Şüphesiz Allah katında İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘Ol!’ dedi, o da hemen oluverir.” |
| 60. | “Hakikat, Rabbinden gelendir; öyleyse sakın şüpheye düşenlerden olma!” |
| 61. | “Sana gelen bu ilimden [minel-‘ilmi] sonra, kim seninle bu konuda tartışmaya kalkışırsa de ki: ‘Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra gönülden dua edelim de Allah’ın lanetini o yalancıların üzerine kılalım.’” |
| 62. | “Şüphesiz ki bu, o hakiki ve birebir gerçek olan kıssadır [el-qasasul-haqq]. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir [el-‘azîz], her hükmü tam isabet olan yegane hikmet kaynağıdır [el-hakîm].” |
| 63. | “Eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah o bozgunculuk çıkaranları, fıtratı tahrip edenleri [bil-mufsidîn] hakkıyla bilendir.” |
| 64. | “De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda eşit/ortak olan bir kelimeye (temele) gelin: Allah’tan başkasına kulluk/itaat etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim.’ Eğer yine yüz çevirirlerse de ki: ‘Şahit olun ki biz, Allah’ın bütün adalet hudutlarına bütünüyle entegre olanlarız/tam teslimiyet gösterenleriz [muslimûn].’” |
| 65. | “Ey kitap ehli! İbrahim hakkında niçin tartışıp duruyorsunuz? Oysa Tevrat da İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız [ta‘qılûn]?” |
| 66. | “İşte siz böylesiniz! Hakkında az çok bilginiz [‘ilmun] olan şeyde tartıştınız; peki hakkında hiçbir bilginiz [‘ulmun] olmayan şeyde niçin tartışıyorsunuz? Oysa Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.” |
| 67. | “İbrahim ne bir Yahudi ne de bir Hristiyan’dı; aksine o, bâtıl itikatlardan bütünüyle sıyrılmış [hanîfen], Allah’ın bütün adalet hudutlarına bütünüyle entegre olmuş bir müslümandı [muslimâ]. O, ortak koşanlardan [el-muşrikîn] de değildi.” |
| 68. | “Şüphesiz, insanların İbrahim’e en yakın olanı, ona tabi olanlar, bu peygamber [en-nebiyyu] ve iman edenlerdir. Allah, müminlerin dostu ve koruyucusudur [veliyyul-mu’minîn].” |
| 69. | “Kitap ehlinden bir topluluk, sizi o sarsılmaz dosdoğru hattan saptırmayı [yudillûnekum] çok istedi. Halbuki onlar sadece kendi nefislerini saptırırlar da bunun farkına varamazlar [yeş‘urûn].” |
| 70 | “Ey kitap ehli! Sizler bizzat şahit olup durduğunuza rağmen, Allah’ın o ilahi işaretlerini/delillerini [bi-âyâtillâhi] niçin canlı canlı sabote ediyor, üzerini örtüyorsunuz [tekfurûne]?” |
| 71. | “Ey kitap ehli! Niçin hakikati [el-haqqa] bâtıl ile karıştırıp örtüyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?” |
| 72. | “Kitap ehlinden bir topluluk dedi ki: ‘Şu iman edenlere indirilene günün başlangıcında iman edin, günün sonunda ise o adaleti sabote edip gerçeğin üzerini örtün [vekfurû]; belki onlar da (şüpheye düşüp dinlerinden) dönerler.’” |
| 73. | “Ve: ‘Sizin borçluluk bilinci ve hukuk programınıza [dînekum] tabi olanlardan başkasına güvenip inanmayın’ (dediler). De ki: ‘Şüphesiz asıl hidayet, Allah’ın hidayetidir.’ (Onlar gizlice): ‘Size verilenin bir benzeri hiç kimseye verilmez yahut Rabbinizin katında sizinle tartışıp üste çıkamazlar (diye bunu yapıyorlar).’ De ki: ‘Lütuf bütünüyle Allah’ın elindedir; onu dilediğine/layık gördüğüne verir. Allah, imkanları geniş olan, her şeyi hakkıyla bilendir [‘alîm].’” |
| 74. | “O, rahmetini [bi-rahmetihî] dilediğine/layık gördüğüne has kılar. Allah, büyük lütuf sahibidir.” |
| 75. | “Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle altın emanet etsen onu sana eksiksiz öder. Onlardan öylesi de vardır ki, ona tek bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana geri ödemez. Bu onların: ‘Kitapsız/ümmi olanlara karşı yaptıklarımızdan dolayı bizim üzerimize hiçbir kınama ve akış kanalı [sebîl] (sorumluluk yolu) yoktur’ demelerindendir. Onlar, bile bile Allah’a karşı yalan uyduruyorlar.” |
| 76. | “Hayır, aksine! Kim ahdine vefa gösterir ve korunursa [vetteqâ], şüphesiz Allah o korunanları [el-mutteqîn] sever.” |
| 77. | “Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir değere satanlar var ya; işte onların ahirette hiçbir payı yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları arındırmayacaktır. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.” |
| 78. | “Onlardan bir fırka vardır ki, siz onu kitaptan sanasınız diye dillerini kitapla eğip bükerler (kelimeleri çarpıtırlar). Oysa o, kitaptan değildir. ‘Bu Allah katındandır’ derler, oysa o Allah katından değildir. Onlar, bile bile Allah’a karşı yalan uyduruyorlar.” |
| 79. | “Allah’ın kendisine kitap, hüküm/hikmet ve nübüvvet verdiği hiçbir beşerin, arkasından insanlara: ‘Allah’ı bırakıp bana kulluk/itaat eden kullar olun’ demesi düşünülemez. Aksine o elçi: ‘Kitabı öğretiyor olmanız ve onu derinlemesine inceleyip okumanız [tedrusûn] sebebiyle, bilincini bütünüyle Rabbe bağlayan, fıtratı koruyan muallimler [rabbâniyyîne] olun’ der.” |
| 80. | “O, melekleri ve peygamberleri [en-nebiyyîne] kendinize rabler edinmenizi de size asla emretmez. Siz, Allah’ın bütün adalet hudutlarına bütünüyle entegre olduktan/tam teslimiyet gösterdikten [muslimûn] sonra, size o karartma, baltalama ve adaleti sabote etme eylemini [bil-kufri] hiç emreder mi?” |
| 81. | “Hani Allah peygamberlerden [en-nebiyyîne] şöyle misak (kesin söz) almıştı: ‘Andolsun ki size kitap ve hikmet verdim; sonra yanınızda olanı doğrulayan bir elçi rasûlun geldiğinde, ona mutlaka iman edecek ve ona kesinlikle yardım edeceksiniz.’ (Allah): ‘Bunu ikrar ettiniz mi ve bu ağır bağı/sorumluluğu [ısrî] üzerinize aldınız mı?’ demişti. Onlar da: ‘İkrar ettiniz’ dediler. (Allah): ‘Öyleyse şahit olun, Ben de sizinle beraber şahitlerdenim’ buyurdu.” |
| 82. | “Artık bundan sonra kim yüz çevirirse, işte onlar o fıtri bağları koparmış, yoldan bütünüyle çıkmış sapkınların [el-fâsiqûn] ta kendileridir.” |
| 83. | “Göklerde ve yerde olanların tümü isteseler de istemeseler de bütünüyle O’na teslim olmuşken ve yalnızca O’na döndürülecekken, onlar hâlâ Allah’ın o mutlak borçluluk bilincinden ve bütünsel hukuk programından [dînillâhi] başkasını mı arıyorlar?” |
| 84. | “De ki: ‘Allah’a, bize indirilene; İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’u ve onun nesline indirilene; Rableri katından Musa’ya, İsa’ya ve diğer tüm peygamberlere [en-nebiyyûne] verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz Allah’ın bütün adalet hudutlarına bütünüyle entegre olanlarız/tam teslimiyet gösterenleriz [muslimûn].’” |
| 85. | “Kim o tam teslimiyet ve bütünsel adalet hudutlarına entegrasyondan [el-islâmi] başka bir hukuk ve yaşam programını [dînen] benimserse, bilsin ki bu kendisinden asla kabul edilmeyecektir. O, ahirette de bütünüyle hüsrana/yıkıma uğrayanlardan [el-hâsirîn] olacaktır.” |
| 86. | “İman etmelerinden, o elçinin/uygulayıcının [er-rasûle] birebir hakikat [haqqun] olduğuna şahitlik etmelerinden ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, o karartma, baltalama ve piyon zihniyetine bizzat saplanan [keferû] bir topluluğa Allah nasıl hidayet etsin? Allah, o fıtri hakları gasbeden zorba otoriteleri ve zâlimler topluluğunu [el-qavmez-zâlimîn] hidayete ulaştırmaz (doğru yöne kılavuzlamaz).” |
| 87. | “İşte onların cezası; Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetinin kendi üzerlerinde olmasıdır.” |
| 88. | “Onlar o lanetin (dışlanmışlığın) içinde ebedi kalacaklardır; onlardan azap hafifletilmeyecek ve kendilerine mühlet de verilmeyecektir.” |
| 89. | “Ancak bundan sonra tövbe edip (Allah’a yönelip) bozulan fıtratı ve durumları düzeltenler [aslahû] müstesnadır. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, merhamet kaynağıdır.” |
| 90. | “İman etmelerinin ardından o karartma, baltalama ve piyon zihniyetine bizzat saplanan [keferû], sonra da o adaleti ve gerçeği örtme eylemini [kufran] iyice artıranlar var ya; onların tövbeleri kesinlikle kabul edilmeyecektir. İşte onlar, o sarsılmaz dosdoğru hattan bütünüyle sapanların [ed-dâllûn] ta kendileridir.” |
| 91. | “Şüphesiz o piyon zihniyete saplanıp küfrü bizzat icra eden ve o adaleti sabote etme karakteriyle/küfür içinde ölenler [ve hum kuffârun] var ya; onların hiçbirinden, yeryüzü dolusu altını fidyeler verip kendilerini kurtarmak isteseler bile bu asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır ve onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.” |
| 92. | “Sevdiğiniz şeylerden başkalarıyla bölüşme kanalı açıp infak etmedikçe [tunfiqû], fıtri temizliğe ve gerçek erdemliliğe [el-birra] asla ulaşamazsınız. Her neyi infak edip bölüşürseniz, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir.” |
| 93. | “Tevrat indirilmeden önce, İsrail’in (Yakup’un) kendi nefsine haram kıldıkları müstesna, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helal idi. De ki: ‘Eğer iddianızda dürüst ve doğru sözlü kimselerseniz, haydi Tevrat’ı getirin de onu okuyun!’” |
| 94. | “Artık bundan sonra kim Allah’a karşı yalan uydurursa, işte onlar o fıtri hakları gasbeden zorba otoritelerin ve zâlimlerin [ez-zâlimûn] ta kendileridir.” |
| 95. | “De ki: ‘Allah dürüstlüğü ve hakikati ortaya koymuştur [sadaqa]. Öyleyse bâtıl itikatlardan bütünüyle sıyrılmış [hanîfâ] olarak İbrahim’in milletine/inanç sistemine tabi olun. O, ortak koşanlardan [el-muşrikîn] değildi.’” |
| 96. | “Şüphesiz insanlar için kurulan ilk ev (mabet), Bekke’deki (Mekke’deki) o bereketli ve tüm insanlık [lil-‘âlemîn] için hidayet/kılavuzluk kaynağı olan evdir.” |
| 97. | “Orada apaçık ilahi işaretler [âyâtun beyyinâtun] ve İbrahim’in makamı vardır. Kim oraya girerse güvenliğe [âminâ] ermiş olur. Oraya gitmek için bir akış kanalı [sebîlâ] (yolculuk imkanı) bulabilen insanların, o evi haccetmesi Allah’a karşı bir kulluk görevidir. Kim de bu adaleti sabote eder, gerçeğin üzerini örterse [kefera], şüphesiz Allah tüm alemlerden bütünüyle müstağnidir (hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç değildir).” |
| 98. | “De ki: ‘Ey kitap ehli! Allah yaptıklarınıza bizzat şahit iken, Allah’ın o ilahi işaretlerini/delillerini [bi-âyâtillâhi] niçin canlı canlı sabote ediyor, üzerini örtüyorsunuz [tekfurûne]?’” |
| 99. | “De ki: ‘Ey kitap ehli! Sizler bizzat şahitler [şuhedâu] olduğunuz halde, o sarsılmaz hatta kilitlenip iman edeni Allah’ın akış kanalından [sebîlillâhi] saptırmak ve o kanalı eğri büğrü göstermek için niçin önünü kesip barikatlar kuruyorsunuz? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.’” |
| 100. | “Ey iman edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir fırkaya itaat edecek olursanız, onlar sizi imanınızdan sonra tekrar ilahi hakikatleri sabote etmek için ayağa kalkan o üst akıl/aktif sabotajcı odaklara [kâfirîn] döndürürler.” |
| 101. | “Karşınızda Allah’ın o ilahi işaretleri/delilleri [âyâtullâhi] okunup dururken ve aranızda da O’nun elçisi/uygulayıcısı [rasûluh] bulunuyorsa, siz nasıl olur da o adaleti sabote edip gerçeğin üzerini örtersiniz [tekfurûne]? Kim Allah’a sımsıkı tutunursa, şüphesiz o, sarsılmaz dosdoğru hatta [sırâtın musteqîm] kılavuzlanmıştır.” |
| 102. | “Ey iman edenler! Allah’tan, O’na karşı korunmanın [itteqû] hakkını vererek tam bir hassasiyetle korunun ve sakın başka bir halde değil, ancak Allah’ın bütün adalet hudutlarına bütünüyle entegre olmuşlar/tam teslimiyet gösterenler [muslimûn] olarak can verin.” |
| 103. | “Hep birlikte Allah’ın o sarsılmaz bağına/tutunma ipine [bi-hablillâhi] sımsıkı sarılın ve parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın üzerinizdeki o nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmanlar [a‘dâen] idiniz de O, kalplerinizin arasını uzlaştırdı/kenetledi; böylece O’nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Siz tam bir ateş çukurunun kenarında idiniz de sizi ondan kurtardı. İşte Allah, o ilahi kılavuza ulaşasınız/doğru yönü bulasınız [tehtedûn] diye size ilahi işaretlerini/delillerini [âyâtihî] böyle açıklar.” |
| 104. | “İçinizden hayra davet eden, fıtrata ve adalete uygun olanı [bil-ma‘rûfi] emredip yayan, fıtrata aykırı ve çirkin olanı [‘anilmunkar] ise engelleyip yasaklayan bir öncü topluluk [ummetun] bulunsun. İşte onlar, bütünüyle kurtuluşa ve fıtri uyanışa erenlerin [el-muflihûn] ta kendileridir.” |
| 105. | “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp bölünen ve kendi aralarında ihtilafa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için çok büyük bir azap vardır.” |
| 106. | “O gün bazı yüzler ağarır (parıldar), bazı yüzler ise kararır (kapkara kesilir). Yüzleri kararanlara: ‘İmanınızdan sonra o adaleti sabote edip gerçeğin üzerini mi örttünüz [e-kefertum]? Öyleyse o karartma ve baltalama eyleminizden [tekfurûne] dolayı tadın bu azabı!’ denir.” |
| 107. | “Yüzleri ağaran, parıldayanlara gelince; onlar artık Allah’ın o sarsılmaz koruma kalkanı ve lütfu olan rahmetinin [rahmetillâh] içindedirler; onlar onun içinde ebedi kalacaklardır.” |
| 108. | “İşte bunlar, sana birebir hakikat [bil-haqq] olarak okuduğumuz Allah’ın o ilahi işaretleridir/delilleridir. Allah, alemlere hiçbir şekilde zulmetmeyi, fıtri haklarını gasbetmeyi [zulmen] murat etmez.” |
| 109. | Göklerde ne var, yerde ne varsa bütünüyle sadece Allah’ındır. Bütün işler ve oluşlar nihayetinde yalnızca Allah’a döndürülür.” |
| 110. | “Siz, insanlar arasından (örnek teşkil etmesi için) çıkarılmış en hayırlı, en ideal öncü topluluksunuz [hayra ummetin]; fıtrata ve adalete uygun olanı [bil-ma‘rûfi] emredip yayar, fıtrata aykırı ve çirkin olanı [‘anilmunkari] ise engelleyip yasaklarsınız ve Allah’a hakkıyla iman edersiniz. Eğer kitap ehli de böylece iman etseydi, elbette kendileri için çok daha hayırlı olurdu. Onların içinden o teslimiyet bağını kuran müminler [el-mu’minûne] vardır ama onların çoğunluğu o fıtri bağları koparmış, yoldan bütünüyle çıkmış sapkınların [el-fâsiqûn] ta kendileridir.” |
| 111. | “Onlar, (dil uzatarak) eziyet etmekten başka size hiçbir şekilde gerçek bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşmaya kalkışacak olurlarsa, arkalarını dönüp kaçarlar; sonra kendilerine hiçbir şekilde yardım da edilmez.” |
| 112. | “Allah’ın o sarsılmaz bağına/tutunma ipine [bi-hablin minallâhi] ve insanların hukuk bağlarına (sözleşmelerine) sığınanlar müstesna, onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar üzerlerine zillet damgası vurulmuştur. Onlar Allah’ın gazabına uğradılar ve üzerlerine miskinlik/çaresizlik damgası vuruldu. Bu, onların Allah’ın o ilahi işaretlerini/delillerini canlı canlı sabote edip üzerini örtmeleri [yekfurûne] ve peygamberleri haksız yere, o birebir hakikati çiğneyerek [bi-gayri haqq] öldürmeye kalkışmaları sebebiyledir. Yine bu, onların isyan etmeleri ve fıtri sınırları sürekli aşarak [ya‘tedûn] azgınlaşmaları yüzündendir.” |
| 113. | “Onların hepsi bir (aynı kefede) değildir. Kitap ehlinin içinden öyle (hakikati) ayakta tutan dürüst bir öncü topluluk [ummetun] vardır ki; onlar, gecenin saatlerinde secdeye kapanarak Allah’ın o ilahi işaretlerini/ayetlerini [âyâtillâhi] okuyup dururlar.” |
| 114. | “Onlar, Allah’a ve ahiret gününe hakkıyla inanırlar; fıtrata ve adalete uygun olanı [bil-ma‘rûfi] emredip yayar, fıtrata aykırı ve çirkin olanı [‘anilmunkari] ise engelleyip yasaklarlar ve hayırlı işlerde birbiriyle yarışırlar. İşte onlar, o bozulan fıtratı bütünüyle düzelten sâlih kimselerin [mines-sâlihîn] ta kendileridir.” |
| 115. | “Onların hayırdan yaptıkları hiçbir şey, asla karşılıksız bırakılarak üzeri örtülmeyecektir (felen yukferûh). Allah, kendisini bizzat koruma altına alan muttakileri hakkıyla bilendir.” |
| 116. | “İlahi hakikatleri ve adalet sistemini baltalamak için sahaya inip o karartma eylemini gerçekleştirenlerin (ellezîne keferû) ne malları ne de çocukları, Allah’a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar ateşin halkıdır ve orada kalıcıdırlar.” |
| 117. | “Onların bu dünya hayatında sarf ettikleri / paylaştıkları şeylerin (yunfiqûne) durumu, kendi benliklerine zulmeden (zalemû) bir kavmin ekinine vurup onu mahveden dondurucu ve kavurucu bir rüzgarın durumu gibidir. Allah onlara zulmetmedi; fakat onlar kendi benliklerine zulmediyorlar (yazlimûn).” |
| 118. | “Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin; onlar sizi fesada uğratmaktan ve fıtri bağlarınızı koparmaktan asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmıştır; göğüslerinin gizlemekte olduğu düşmanlık ise çok daha büyüktür. Eğer aklınızı kullanıyorsanız (ta‘qilûn), ayetleri size bütünüyle açıklamış bulunuyoruz.” |
| 119. | “İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz ama onlar sizi sevmezler; üstelik siz kitabın bütününe de inanıp bağlanırsınız. Sizinle karşılaştıklarında ‘İman ettik’ derler; baş başa kaldıklarında ise size olan kin ve öfkelerinden parmak uçlarını ısırırlar. De ki: ‘Öfkenizle geberin!’ Şüphesiz Allah, göğüslerin özünde olanı hakkıyla bilendir.” |
| 120. | “Size bir iyilik dokunsa bu onları tasalandırır; başınıza bir kötülük gelse bununla ferahlarlar. Eğer direnip sabreder ve kendinizi bizzat koruma altına alırsanız (tetteqû), onların o sinsi tuzakları size hiçbir şekilde zarar veremez. Şüphesiz Allah, o piyon ve zorba odakların bizzat icra etmekte oldukları her şeyi kuşatmıştır.” |
| 121. | “Hani sen sabah erkenden ailenden ayrılmıştın da müminleri (toplumsal uyanış aktörlerini) savaş için elverişli mevzilere yerleştiriyordun. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” |
| 122. | “O zaman sizden iki taife, Allah kendilerinin velisi / koruyup gözeticisi olduğu halde korkup bozulmaya yeltenmişti. Müminler artık yalnızca Allah’a dayanıp güvensinler.” |
| 123. | “Andolsun ki siz zayıf ve çaresiz bir durumdayken Allah size Bedir’de yardım etmişti. O halde Allah’a karşı kendinizi koruma altına alın (fettequllâh) ki borçluluk bilinciyle şükredebilesiniz.” |
| 124. | “Hani sen müminlere: ‘Rabbinizin, indirilmiş üç bin melekle size yardım ulaştırması size yetmez mi?’ diyordun.” |
| 125. | “Evet, eğer siz direnip sabreder ve kendinizi bizzat koruma altına alırsanız (tetteqû), onlar da şu an aniden üzerinize gelseler bile Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım ulaştıracaktır.” |
| 126. | “Allah bunu sadece size bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla mutmainleşip yatışsın diye yaptı. Yoksa yardım ve zafer (nasr), yalnızca mutlak güç ve doğru hüküm sahibi olan Allah katındandır.” |
| 127. | “Bunu, ilahi hakikatleri ve adalet sistemini baltalamak için sahaya inip o karartma eylemini bizzat gerçekleştirenlerin (ellezîne keferû) bir kısmını tamamen kesip atmak veya onları perişan edip umutsuzluk içinde gerisin geri döndürmek için yaptı.” |
| 128. | “Bu irade ve karar işinde (Resul olarak) senin hiçbir yetkin yoktur; Allah ya onların tevbelerini kabul eder ya da onlara azap eder. Çünkü onlar hak fıtratı gasbeden, zorbalıkla batılı dayatan o acımasız otoritelerdir (zâlimûn).” |
| 129. | “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi bütünüyle Allah’ındır. O, dilediğinin / hak edenin üzerindeki kirleri örter, dilediğine de azap eder. Allah, hataları bütünüyle örten, iyileştiren (Ğafûr) ve merhamet zincirinin mutlak kaynağı olandır (Rahîm).” |
| 130. | “Ey iman edenler! Kat kat katlanmış olarak faizi yemeyin. Allah’a karşı kendinizi bizzat koruma altına alın (vettequllâh) ki fıtri dengeleri koruyarak kurtuluşa erebilesiniz.” |
| 131. | “İlahi hakikatleri ve adalet sistemini sabote etmek için ayağa kalkan, karanlığı örgütleyen o üst akıl / aktif sabotajcı odaklar (kâfirîn) için hazırlanmış olan o ateşten kendinizi bizzat koruyun.” |
| 132. | “Allah’a ve o ilahi sistemin bizzat uygulayıcısı ve dağıtıcısı olan Elçi’ye (Resul) bütünüyle itaat edin ki merhamet zincirine (rahmet) dahil edilebilesiniz.” |
| 133. | “Rabbinizden gelecek olan bir bağışlanmaya / arınmaya ve genişliği göklerle yer kadar olan, kendisini bizzat koruma altına alan muttakiler (mutteqîn) için hazırlanmış cennete doğru birbirinizle yarışın.” |
| 134. | “Onlar ki bollukta da darlıkta da eldeki her türlü rızık ve imkanı başkalarıyla bölüşme kanalı açarlar (yunfiqûne), öfkelerini yutarlar ve insanların kusurlarını affederler. Allah, iyiliği ve güzelliği bir fıtrat karakteri haline getiren muhsinleri sever.” |
| 135. | “Yine onlar, çirkin bir hayasızlık yaptıklarında veya kendi benliklerine zulmettiklerinde (zalemû) Allah’ı anarlar ve hemen günahlarının örtülmesi için bağışlanma dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim örtebilir ki? Üstelik onlar, bizzat işledikleri o hatalarda bile bile, körü körüne ısrar da etmezler.” |
| 136. | “İşte onların ödülü, Rablerinden bir bağışlanma ve altlarından nehirler akan, içinde ebedi kalacakları cennetlerdir. Fıtri nizamı bizzat işleten ve çalışanların (âmilîn) karşılığı ne güzeldir!” |
| 137. | “Şüphesiz sizden önce de ilahi yasalar ve toplumsal fıtrat sünnetleri (sunenun) gelip geçmiştir. Şimdi yeryüzünde dolaşın da hakkı ve adaleti yalanlayanların (mukezzibîn) sonunun nasıl olduğuna bir bakın.” |
| 138. | “Bu (Kur’an), bütün insanlık için açık bir bildiri, kendisini bizzat koruma altına alan muttakiler (mutteqîn) için ise dosdoğru bir hidayet rehberi ve derin bir öğüttür.” |
| 139. | “Gevşemeyin, tasalanıp hüzne kapılmayın; eğer o toplumsal uyanışı bizzat başlatan gerçek müminler (mu’minîn) iseniz, en üstün olacak olanlar yalnızca sizlersiniz.” |
| 140. | “Eğer siz (Bedir’de ve Uhud’da) bir yara aldıysanız, o piyon ve zorba topluluk da benzer bir yara almıştı. İşte biz o zafer ve yenilgi günlerini insanlar arasında evirir çevirir, döndürürüz. Bu, Allah’ın o iman eden toplumsal uyanış aktörlerini bizzat ayırt etmesi ve sizden hakikate şahitlik eden/canını ortaya koyan özneler (şuhedâ) edinmesi içindir. Allah, fıtri hakları gasbeden o kırbaçlı/zorba otoriteleri (zâlimîn) asla sevmez.” |
| 141. | “Bu, Allah’ın o toplumsal uyanışı başlatan müminleri bizzat potasında eritip temizlemesi, ilahi hakikatleri ve adalet sistemini sabote etmek için ayağa kalkan o üst akıl / aktif sabotajcı odakları (kâfirîn) ise tamamen helak edip yok etmesi içindir.” |
| 142. | “Yoksa siz, içinizden fıtri nizamı ayağa kaldırmak adına bizzat cehd edenleri (câhedû) Allah ayırt edip açığa çıkarmadan ve her türlü baskıya karşı direnip sabredenleri (sâbirîn) belirlemeden öylece kolayca cennete gireceğinizi mi sandınız?” |
| 143. | “Andolsun ki siz, ölümle yüz yüze gelmeden önce onu bizzat arzuluyordunuz. İşte şimdi onu kendi gözlerinizle baka baka gördünüz.” |
| 144. | “Muhammed, yalnızca o ilahi sistemi bizzat uygulayan ve dağıtan bir elçidir (Resul). Ondan önce de nice elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse, topuklarınız üzerinde eski piyon zihniyetinize gerisin geri mi döneceksiniz? Kim topukları üzerinde gerisin geri dönerse, Allah’a hiçbir şekilde zarar veremez. Allah, borçluluk bilinciyle sisteme sadık kalan şükredicileri (şâkirîn) ödüllendirecektir.” |
| 145. | “Allah’ın izni / yasası olmadıkça hiçbir nefsin ölmesi mümkün değildir; o, süresi bizzat belirlenmiş yazılı bir kaderdir (kitâben mueccelâ). Kim bu dünya hayatının geçici mükafatını isterse ona ondan veririz; kim de ahiret hayatının kalıcı mükafatını isterse ona da ondan veririz. Biz, borçluluk bilinciyle ilahi sisteme sadık kalan şâkirleri (şâkirîn) ödüllendireceğiz.” |
| 146. | “Nice nebiler (peygamberler) vardır ki, kendileriyle beraber Allah’a bütünüyle bağlanmış birçok rabbani topluluk (ribbiyyûne kesîr) o sistem uğrunda bizzat savaştı. Onlar, Allah yolunda başlarına gelen zorluklardan ötürü ne gevşediler, ne zayıflık gösterdiler ne de o zalim otoritelerin önünde boyun eğdiler. Allah, her türlü baskıya karşı direnip sabredenleri (sâbirîn) sever.” |
| 147. | “Onların (zorluk anındaki) sözleri sadece şundan ibaretti: ‘Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı bütünüyle örtüp bağışla, ayaklarımızı fıtrat üzere sabit kıl ve ilahi hakikatleri sabote etmek için ayağa kalkan o üst akıl / aktif sabotajcı odaklara (kâfirîn) karşı bize bizzat yardım et!’” |
| 148. | “Bu yüzden Allah onlara hem dünya hayatının mükafatını hem de ahiret hayatının o en güzel ve kalıcı mükafatını verdi. Allah, iyiliği ve adalet hudutlarını bir fıtrat karakteri haline getiren muhsinleri sever.” |
| 149. | “Ey iman edenler! Eğer o üst aklın oyununa gelerek sahaya inen, o karartma ve baltalama eylemini bizzat gerçekleştiren piyon zihniyetlere (ellezîne keferû) itaat ederseniz, sizi topuklarınız üzerinde gerisin geri çevirirler de hüsrana uğrayanlar olarak kalakalırsınız.” |
| 150. | “Hayır! Sizin yegane mevlânız (gerçek koruyucunuz ve sahibiniz) yalnızca Allah’tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.” |
| 151. | “Hakkında hiçbir sarsılmaz delil indirilmediği halde Allah’a ortak koştuklarından ötürü, o baltalama eylemini bizzat gerçekleştiren piyon zihniyetlerin (ellezîne keferû) kalplerine yakında korku salacağız. Onların varacağı barınak ateştir. Hak fıtratı gasbeden, zorbalıkla batılı dayatan o kırbaçlı otoritelerin (zâlimîn) kalacağı yer ne kötüdür!” |
| 152. | “Andolsun ki siz, Allah’ın izni ve yasasıyla onları kırıp geçirirken Allah size olan vaadini bizzat yerine getirmişti. Nihayet siz, o çok sevdiğiniz şeyi (zafer ve ganimeti) size gösterdikten sonra korkup bozuldunuz, (Resul’ün verdiği) emir hakkında çekişmeye düştünüz ve isyan ettiniz. İçinizden kimi dünyayı istiyordu, içinizden kimi de ahireti istiyordu. Sonra sizi bizzat imtihan etmek için onlardan (onları mağlup etmekten) geri çevirdi. Buna rağmen Allah sizi bizzat affetti. Allah, o toplumsal uyanış aktörleri olan müminlere (mu’minîn) karşı mutlak lütuf sahibidir.” |
| 153. | “Hani siz (Uhud’da) arkaya bile bakmadan hızla uzaklaşıyor, dağın eteklerine doğru kaçıyordunuz; o ilahi sistemin bizzat uygulayıcısı ve dağıtıcısı olan Elçi (Resul) ise arkanızdan sizi çağırıp duruyordu. Bunun üzerine Allah, elinizden kaçırdığınız şeylere (zafer ve ganimete) ve başınıza gelen musibetlere üzülmeyesiniz diye size gam üstüne gam verdi. Allah, bizzat icra etmekte olduğunuz her şeyden hakkıyla haberdardır.” |
| 154. | “Sonra o kederin ardından üzerinize bir emniyet, içinizden bir taifeyi bürüyen hafif bir uyku indirdi. Bir diğer taife ise bizzat kendi canlarının kaygısına düşmüş, Allah hakkında cahiliye zihniyetine yakışır şekilde haksız zanlar besliyorlardı. ‘Bu karar mekanizmasında bizim bir payımız var mı?’ diyorlardı. De ki: ‘Emrin/kararın bütünü yalnızca Allah’ındır.’ Onlar, sana açıklayamadıkları şeyleri içlerinde gizliyorlar ve ‘Eğer bu işten bizim bir payımız olsaydı, burada öldürülmezdik’ diyorlar. De ki: ‘Evlerinizde dahi olsaydınız, üzerlerine ölüm yazılmış olanlar bizzat devrilecekleri yerlere kadar çıkıp giderlerdi.’ Bu, Allah’ın göğüslerinizin içinde olanı bizzat denemesi ve kalplerinizdeki kirleri bütünüyle temizleyip arındırması içindir. Allah, göğüslerin özünde olanı hakkıyla bilendir.” |
| 155. | “O iki topluluğun karşılaştığı gün sizden yüz çevirip kaçanlar var ya; bizzat kendi işledikleri bazı hatalar yüzünden şeytan onların ayağını kaydırmak istemişti. Andolsun ki Allah onları bizzat affetti. Şüphesiz Allah, hataları bütünüyle örten, iyileştiren (Ğafûr) ve cezalandırmada acele etmeyendir (Halîm).” |
| 156. | “Ey iman edenler! O üst aklın oyununa gelerek sahaya inen, o karartma ve baltalama eylemini gerçekleştiren piyon zihniyetler (ellezîne keferû) gibi olmayın. Onlar, yeryüzünde sefere çıkan veya savaşa katılan kardeşleri hakkında: ‘Eğer bizim yanımızda olsalardı ölmezler ve öldürülmezlerdi’ dediler. Allah bunu, onların kalplerinde onulmaz bir hasret / iç acısı kılmak için böyle yaptı. Oysa hayatı bizzat veren de ölümü bizzat tattıran da yalnızca Allah’tır. Allah, yapmakta olduğunuz her şeyi hakkıyla görendir.” |
| 157. | “Andolsun ki eğer Allah yolunda (o ilahi sistemi ve fıtri adaleti ayağa kaldırmak uğrunda) öldürülürseniz veya ölürseniz; Allah katından gelecek bir bağışlanma / arınma (mağfiret) ve o mutlak merhamet zinciri (rahmet), onların dünyalık olarak bizzat toplayıp yığdıklarından çok daha hayırlıdır.” |
| 158. | “Andolsun ki ölseniz de öldürülseniz de bütünüyle ancak Allah’ın huzurunda toplanıp bizzat hesaba çekileceksiniz.” |
| 159. | “Allah’tan gelen mutlak bir merhamet (rahmet) sayesindedir ki sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen kaba ve katı yürekli olsaydın, şüphesiz senin etrafından dağılıp giderlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, bağışlanmaları için dua et ve toplumsal işlerde / yönetim mekanizmasında onlarla bizzat istişare et. Kararını verip azmettiğin zaman da artık yalnızca Allah’a güvenip dayan. Şüphesiz Allah, kendisine bütünüyle güvenip dayananları sever.” |
| 160. | “Eğer Allah size yardım ederse, artık size galip gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bizzat kendi halinize bırakıp yardımsız kor (yahzulkum) ise, O’ndan sonra size yardım edecek olan kimdir? Müminler artık yalnızca Allah’a dayanıp güvensinler.” |
| 161. | “Bir Nebî’nin (Haberci’nin) emanete hıyanet etmesi / kamu malını gizlice aşırması (yeğull) KESİNLİKLE mümkün değildir. Kim emanete bizzat hıyanet ederse, hıyanet edip aşırdığı şeyle kıyamet günü gelecektir. Sonra her nefse bizzat kazandığı şey bütünüyle ödenecek ve onlara asla zulmedilmeyecektir.” |
| 162. | “Allah’ın rızasının peşinden giden kimse, Allah’ın gazabına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi hiç olur mu? Orası varılacak ne kötü bir yerdir!” |
| 163. | “Onlar, Allah katında derece derecedirler. Allah, o öznelerin bizzat icra etmekte oldukları her şeyi hakkıyla görendir.” |
| 164. | “Andolsun ki Allah, müminlere (toplumsal uyanış aktörlerine) kendi içlerinden, onlara ayetlerini bizzat okuyan, onları bütünüyle arındıran (yuzekkîhim), onlara o sarsılmaz yasayı (Kitap) ve onun altındaki o doğru hüküm yürütme mekanizmasını (Hikmet) öğreten bir elçi (Resul: Uygulayıcı ve dağıtıcı aktör) göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki onlar, bundan önce apaçık bir sapkınlık (dalâl) içindeydiler.” |
| 165. | “Başlarına (Bedir’de düşmanınızın başına) iki mislini getirdiğiniz bir musibet (Uhud’da) sizin başınıza gelince mi: ‘Bu nereden geldi?’ dediniz? De ki: ‘O, bizzat kendi nefsinizdendir / kendi kusurunuzdandır.’ Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” |
| 166. | “O iki topluluğun karşılaştığı gün (Uhud’da) başınıza gelen musibet, ancak Allah’ın izniyle / yasasıyla gerçekleşmiştir; bu, o toplumsal uyanışı başlatan gerçek müminleri bizzat ayırt edip ortaya çıkarmak içindir.” |
| 167. | “Ve o ikiyüzlülük yapan münafıkları da bizzat ayırt edip açığa çıkarmak içindir. Onlara: ‘Gelin, Allah yolunda savaşın veya kendi fıtri vatanınızı müdafaa edip savunun (evid-fe‘û)’ denildiğinde: ‘Eğer biz savaşmayı bilseydik, KESİNLİKLE sizin peşinizden gelirdik’ dediler. Onlar o gün, imandan ziyade o karartma ve baltalama eylemini gerçekleştiren o piyon zihniyete (küfre) daha yakındılar. Kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla bizzat söylüyorlardı. Oysa Allah, onların bizzat gizlemekte oldukları her şeyi hakkıyla bilendir.” |
| 168. | “Onlar (o münafıklar), kendileri evlerinde oturup bizzat savaşa katılan kardeşleri hakkında: ‘Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi’ diyenlerdir. De ki: ‘Eğer bu iddianızda sadık/doğru söyleyenler iseniz, haydi ölümü kendi nefsinizden bizzat savıp uzaklaştırın bakalım!’” |
| 169. | “Allah yolunda (o ilahi sistemi ve fıtri adaleti ayağa kaldırmak uğrunda) öldürülenleri sakın ölüler sanma! Aksine onlar diridirler, Rableri katında bizzat rızıklandırılmaktadırlar.” |
| 170. | “Allah’ın bizzat kendi lütfundan (fadlihî) kendilerine verdiği şeylerle sevinç içindedirler. Arkalarından henüz kendilerine katılamamış olan (dünyadaki) kardeşleri adına da hiçbir korku olmayacağı ve onların tasalanıp hüzne kapılmayacakları müjdesiyle bizzat sevinç duyarlar.” |
| 171. | “Onlar, Allah’tan gelen mutlak bir nimeti, lütfu ve Allah’ın o toplumsal uyanışı başlatan müminlerin (mu’minîn) karşılığını / ecrini KESİNLİKLE zayi etmeyeceği müjdesini bizzat kutlarlar.” |
| 172. | “Onlar (o müminler), başlarına yara / musibet geldikten sonra bile Allah’ın ve o ilahi sistemin bizzat uygulayıcısı ve dağıtıcısı olan Elçi’nin (Resul) çağrısına bütünüyle icabet ettiler. İçlerinden iyiliği bir fıtrat karakteri haline getiren muhsinler ve kendisini bizzat koruma altına alanlar (mutteqîn) için çok büyük bir ödül / ecir vardır.” |
| 173. | “Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine: ‘O piyon ve zorba odaklar size karşı bütünüyle ordular topladılar, artık onlardan korkun!’ dediklerinde; bu tehdit onların sadece imanını (sisteme olan sarsılmaz bağlılığını) artırdı ve: ‘Allah bize bizzat yeter, O ne güzel vekil / yegane koruyucudur!’ dediler.” |
| 174. | “Böylece kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan, Allah’tan gelen mutlak bir nimet ve lütuf ile gerisin geri döndüler ve Allah’ın rızasına bütünüyle tabi oldular. Allah, çok büyük bir lütuf sahibidir.” |
| 175. | “İşte o (korku yayan odak), sadece bizzat kendi dostlarını ve piyonlarını korkutup sindirmeye çalışan şeytandır. Eğer o toplumsal uyanışı başlatan gerçek müminler (mu’minîn) iseniz, onlardan sakın korkmayın; yalnızca benden bizzat korkup çekinin.” |
| 176. | “O adaleti sabote etme ve gerçeğin üzerini örtme eyleminin tam şu an, canlı canlı ve aktif olarak icra edilişinde (fîl-kufr) birbiriyle yarışanlar seni sakın mahzun etmesin. Şüphesiz onlar, Allah’a hiçbir şekilde zarar veremezler. Allah, onların ahirette hiçbir pay almamalarını bizzat murat eder. Onlar için çok büyük bir azap vardır.” |
| 177. | “İman (sisteme olan sarsılmaz bağlılık) karşılığında o karartma ve baltalama eylemini bizzat gerçekleştiren piyon zihniyet kimliğini (el-kufra) satın alanlar, Allah’a hiçbir şekilde zarar veremezler. Onlar için elem verici bir azap vardır.” |
| 178. | “O üst aklın oyununa gelerek sahaya inip o karartma ve baltalama eylemini bizzat gerçekleştirenler (ellezîne keferû), kendilerine süre vermemizi sakın kendi benlikleri için bir hayır sanmasınlar! Biz onlara ancak, günahlarını ve fıtri sapmalarını iyice artırsınlar diye süre veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” |
| 179. | “Allah, o pis ve kirli olanı temiz olandan bütünüyle ayırt edip ortaya çıkarıncaya kadar, o toplumsal uyanışı başlatan müminleri (mu’minîn) şu an üzerinde bulunduğunuz bu (karışık) durumda bırakacak değildir. Allah size gaybı bizzat bildirecek de değildir; fakat Allah, o ilahi sistemi uygulayan ve dağıtan elçilerinden (rusulihî) dilediğini bizzat seçer. O halde Allah’a ve O’nun elçilerine (rusulihî) bütünüyle iman edip bağlanın. Eğer iman eder ve kendinizi bizzat koruma altına alırsanız (tetteqû), sizin için çok büyük bir ödül / ecir vardır.” |
| 180. | “Allah’ın bizzat kendi lütfundan (fadlihî) kendilerine verdiği şeylerde cimrilik edenler, bunu sakın kendileri için bir hayır sanmasınlar! Aksine bu onlar için bir şerdir. Cimrilik edip bizzat ellerinde tuttukları o imkanlar, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası bütünüyle yalnızca Allah’ındır. Allah, bizzat icra etmekte olduğunuz her şeyden hakkıyla haberdardır.” |
| 181. | “Andolsun ki Allah: ‘Şüphesiz Allah fakirdir, biz ise zenginiz’ diyenlerin sözünü hakkıyla işitmiştir. Onların bu dediklerini ve o onaylı bilgiyi bizzat getiren Habercileri (enbiyae) haksız yere bütünüyle öldürmelerini bizzat kaydedeceğiz ve onlara: ‘Tadın bakalım o yakıcı azabı!’ diyeceğiz.” |
| 182. | “İşte bu, bizzat kendi ellerinizle önceden yapıp gönderdiklerinizin karşılığıdır. Şüphesiz Allah, kullarına asla en küçük bir zulüm / haksızlık yapacak değildir.” |
| 183. | “Onlar: ‘Allah, ateşin yiyip tüketeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir elçiye (resûlin: uygulayıcı ve dağıtıcı aktöre) inanmamamız konusunda bize bizzat ahid verdi’ diyenlerdir. De ki: ‘Andolsun, benden önce o ilahi sistemi uygulayan ve dağıtan nice elçiler (rusulun) size apaçık delillerle ve o bizzat bahsettiğiniz şeyle gelmişti. Eğer bu iddianızda sadık / doğru söyleyenler iseniz, o halde onları neden bütünüyle öldürdünüz?’” |
| 184. | “Eğer (ey Resul) seni yalanlarlarsa; andolsun ki senden önce apaçık delillerle, hikmet dolu sayfalarla (zuburi) ve o aydınlatıcı sarsılmaz yasayla (kitâb) gelen, o ilahi sistemi bizzat uygulayan ve dağıtan nice elçiler (rusulun) de bütünüyle yalanlanmıştı.” |
| 185. | “Her nefs ölümü bizzat tadacaktır. Karşılıklarınız / ödülleriniz kıyamet günü size KESİNLİKLE bütünüyle ödenecektir. Kim ateşten bizzat uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o bütünüyle kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı, aldatıcı bir geçimlikten / metadan başka bir şey değildir.” |
| 186. | “Andolsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda bizzat imtihan edileceksiniz. Sizden önce kendilerine o sarsılmaz yasa (Kitap) verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan KESİNLİKLE çok incitici sözler işiteceksiniz. Eğer direnip sabreder ve kendinizi bizzat koruma altına alırsanız (tetteqû), şüphesiz bu, kararlılıkla sarılınması gereken o mutlak işlerdendir.” |
| 187. | “Hani Allah, kendilerine o sarsılmaz yasa (Kitap) verilenlerden: ‘Onu insanlara KESİNLİKLE bütünüyle açıklayacaksınız ve onu asla gizlemeyeceksiniz’ diye sarsılmaz bir söz (mîsâq) almıştı. Fakat onlar, o sözü sanki hiç bilmiyorlarmış gibi arkalarına atıp sırt çevirdiler ve karşılığında geçici / az bir değeri bizzat satın aldılar. Karşılığında bizzat satın aldıkları o şey ne kötüdür!” |
| 188. | “O bizzat işledikleri (kötülüklerle) sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmekten bizzat hoşlananları sakın azaptan kurtulmuş sanma! Onları sakın azaptan bir kurtuluş yerinde sanma! Onlar için elem verici bir azap vardır.” |
| 189. | “Göklerin ve yerin mutlak hükümranlığı / mülkü bütünüyle yalnızca Allah’ındır. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” |
| 190. | “Göklerin ve yerin bizzat yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, o fıtri temiz aklını ve özünü bütünüyle işletenler (ulîl-elbâb) için elbette sarsılmaz ayetler / deliller vardır.” |
| 191 | “Onlar ki ayaktayken, otururken ve yanları üzere yatarken Allah’ı zihinlerinde ve hayatlarında bizzat canlı tutup anarlar (yezkurûne); göklerin ve yerin yaratılışı hakkında bütünüyle derin tefekküre dalarlar ve: ‘Rabbimiz! Sen bunları KESİNLİKLE batıl / amaçsız ve boş yere yaratmadın. Sen her türlü eksiklikten uzaksın; bizi o ateşin azabından bizzat koru!’ derler.” |
| 192. | “Rabbimiz! Şüphesiz Sen kimi o ateşe sokarsan, onu bütünüyle rezil ve perişan etmişsindir. Fıtri hakları gasbeden, zorbalıkla batılı dayatan o acımasız otoriteler (zâlimîn) için hiçbir yardımcı yoktur.” |
| 193. | “Rabbimiz! Şüphesiz biz: ‘Rabbinize bütünüyle iman edip bağlanın’ diye imana çağıran bir davetçiyi işittik ve hemen iman ettik. Rabbimiz! Bizim günahlarımızı bütünüyle bağışla, kötülüklerimizin üzerini bizzat ört ve bizi fıtri iyiliği bir karakter haline getiren ebrâr kullarınla beraber bütünüyle vefat ettir.” |
| 194. | “Rabbimiz! O ilahi sistemi uygulayan ve dağıtan elçilerin (rusulike) vasıtasıyla bize vaat ettiğin şeyleri bizzat lütfet ve kıyamet günü bizi KESİNLİKLE rezil / perişan etme. Şüphesiz Sen, verdiğin o sarsılmaz sözden (mî‘âd) asla dönmezsin.” |
| 195. | “Bunun üzerine Rableri onların dualarına bizzat icabet etti: ‘Ben, içinizden fıtri nizamı bizzat işleten ve çalışan (‘âmilin) hiçbir erkeğin veya kadının amelini KESİNLİKLE zayi etmeyeceğim; sizler bütünüyle birbirinizdensiniz. İşte onlar ki hicret ettiler, yurtlarından bizzat çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğratıldılar, bizzat savaştılar ve öldürüldüler; andolsun ki onların kötülüklerinin üzerini tamamen örteceğim ve onları, Allah katından bir mükafat olarak altlarından nehirler akan cennetlere bizzat sokacağım.’ Mükafatın en güzeli ancak Allah katındadır.” |
| 196. | “O üst aklın oyununa gelerek sahaya inip o karartma ve baltalama eylemini bizzat gerçekleştiren piyon zihniyetlerin (ellezîne keferû) o beldelerdeki (refah içindeki) dönüp dolaşması / ticari hareketliliği sakın seni aldatmasın!” |
| 197. | “Bu (dünyadaki refahları), geçici ve azıcık bir metadır / geçimliktir; sonra onların bizzat varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir yataktır!” |
| 198. | “Fakat Rablerine karşı kendilerini bizzat koruma altına alanlar (itteqav) için, Allah katından bir ikram (nuzulen) olarak, içinde ebedi kalacakları, altlarından nehirler akan cennetler vardır. Allah katında olan o ödüller, fıtri iyiliği karakter haline getiren ebrâr kullar için elbette daha hayırlıdır.” |
| 199. | “Şüphesiz Kitap ehlinden öyleleri de vardır ki; Allah’a bütünüyle saygı duyarak (hâşi‘îne), Allah’ın ayetlerini geçici / az bir değere bizzat satmaksızın Allah’a, size indirilene ve kendilerine indirilene bütünüyle iman edip bağlanırlar. İşte onların ödülleri / ecreleri bizzat Rableri katındadır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir.” |
| 200. | “Ey iman edenler! (Her türlü baskıya karşı) bizzat direnip sabredin (isbirû), sabırda birbiriyle yarışarak düşmana karşı üstün gelin (sâbirû), fıtri bağlarınızı koparmayıp mevzilerinizi bütünüyle koruyun (râbitû) ve Allah’a karşı kendinizi bizzat koruma altına alın (vettequllâh) ki fıtri dengeleri koruyarak kurtuluşa erebilesiniz.” |
