Giriş:İnsani Zanlardan İlahi Hukuka Dönüş
Bugün gerek akademik çevrelerde gerekse sosyal mecralarda Hz. Adem, yaratılışın başlangıcı ve cennetten çıkarılma kıssası üzerinden felsefi bir kördüğüm yaşanmaktadır. Kalplerinde eğrilik olanlar veya modern teorilerle Kur’an’ı uzlaştırma gayretine düşenler, kelimeleri kendi dönemlerinin sığ kalıplarına sokarak konuyu ya evrimsel bir “seçilme” hikayesine ya da dünyevi alelade bir “arsa/bahçe” tartışmasına indirgemektedir.
Oysa Kur’an-ı Kerim, insan uydurması muğlak mecazlardan, şüpheye düşüren benzetmelerden arınmış; kelimelerini kusursuz bir matematiksel kesinlikle seçen apaçık (mübîn) bir kitaptır. Bir araştırmacı olarak bu çalışmadaki muradım; ne kendi nefsimin zannını ne de asırlar boyu üretilmiş beşeri ekollerin fikirlerini dayatmaktır. Amacım; tamamen Kur’an’ın kendi kendini tefsir etme özelliğini (tasrifü’l-âyât) kullanarak, din dışı pozitivist veya masalsı iddiaları doğrudan “Hududullah” (Allah’ın sınırları ve kanunları) ile tartıya çıkarmak ve gerçeği ilan etmektir.
- Evrensel Yasa: “Zevceyn” (Çift Yaratılış) Kanunu
Modernist yaklaşımların en büyük iddialarından biri, Hz. Adem’in biyolojik olarak ilk insan olmadığı, yeryüzünde zaten var olan vahşi bir insan topluluğu (popülasyonu) içinden sadece bir “elçi” olarak seçildiğidir. Kur’an bu beşeri iddiayı, kainatın geneline koyduğu değişmez bir yaratılış yasasıyla peşinen reddeder:
“Düşünüp ibret alasınız diye her şeyi çiftler (zevceyn) halinde yarattık.” (Zâriyât, 49)
Bu evrensel biyolojik kanun, insanın yaratılış sahnesine çıkışında da aynen tecelli etmiştir. Allah, insanlığın kökenini kalabalık bir gruptan cımbızla çekerek değil, bu yasaya tabi olarak tek bir özden başlatmıştır:
“Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan da eşini var eden; ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinizden sakının…” (Nisâ, 1)
Kur’an bu iki muhkem ayetiyle kendi kendini tefsir eder. Eğer Hz. Adem hazır bir kalabalığın içinden seçilmiş olsaydı, Kur’an’ın ısrarla vurguladığı “Adem ve eşi” vurgusu ve onların tekil bir çiftten gelişi anlamsız kalırdı. İnsanlık soyu, ilahi kanun gereği, özel olarak var edilmiş biyolojik bir çift ile (Adem ve eşi) başlatılmıştır.
- “Cennet” Kelimesinin Hakiki Sözlük Hukuku ve Gayb Perdesi
Geleneksel inançtaki “Adem ahiret cennetindeydi” yanılgısına karşı çıkan bazı konuşmacılar, “Ahiret cennetinde yasak olmaz, şeytan giremez, oradan çıkış yoktur; demek ki Adem dünyada sıradan bir meyve bahçesindeydi” diyerek ikinci bir yanılgıya düşmektedirler. Bu çıkmazın sebebi, Kur’an dilindeki nesnel gerçeklerin kavranamamasıdır.
Kur’an’da “cennet” kelimesinin kökü olan “C-N-N” harflerinin tek bir somut ve nesnel hakikati vardır: “Örtülmüş, gizlenmiş, insan gözünden saklanmış şey.” Kur’an bu kökü hep aynı fiziksel gerçeklikle kullanır; insan gözünden gizlenen varlığa Cin, ana rahminde saklanan bebeğe Cenin, geceyle örtülen yeryüzüne Cenne aleyhi (En’âm, 76) denir.
Dolayısıyla Hz. Adem’in ilk konulduğu yer olan “Cennet”, hiçbir mecaz içermeksizin; kainatın dışındaki o yüce makamda (Mele-i A’lâ) yer alan, dış dünyanın vahşi biyolojisinden ve insan idrakinden ilahi bir kalkanla “ÖRTÜLMÜŞ, GİZLENMİŞ” somut bir eğitim boyutudur.
Modern insanın uydularla veya coğrafi taramalarla bu mekanı yeryüzünde bulamaması, o bahçenin bir masal olduğu anlamına gelmez. Kur’an’ın “Hicab” (Perde) kanununa göre, yeryüzü boyutuna bağlı olduğu halde insan gözünün biyolojik spektrumuna tamamen kapatılmış yapılar mevcuttur (A’râf, 27 / İsrâ, 45). Üstelik Allah’ın kanununa göre, imtihan ve eğitim için özel var edilen bir simülasyon mekânı, görev bittikten sonra fiziki olarak dönüştürülür ve sistem dışına çıkarılır (Kehf, 98). - Nedensellik (Sebep-Sonuç) ve Hubût (İniş) Kanunu
Allah bu kainatı kusursuz bir düzen ve zahiri kurallar çerçevesinde sebep-sonuç ilişkisi ile tasarlamıştır. Nasıl ki avucumuzun içindeki bir buğday tanesine “hadi filizlen” demek sünnetullaha aykırıysa ve onun büyümesi toprağa, suya ve zamana bağlıysa; Hz. Adem’in cennetteki süreci de öyle sebep-sonuç ilişkisine bağlı, gerçekçi bir sistemdir.
Cennetteki o malum ağacın meyvesini tatmak, masalsı bir sihir değil, nesnel bir fıtrat eşiğidir:
Zahiri Sebep: Ağacın meyvesini tatmak (biyolojik girdi).
Zahiri Sonuç: Bedensel fıtratın (sev’ât / boşaltım, üreme, hormonal ihtiyaçlar) harekete geçmesi ve örtünün kalkması (biyolojik çıktı).
Bu fıtri eşikten sonra Allah insanlığa yeryüzünün genel sathına geçiş emrini vermiştir:
“…Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar kalıp geçinmek vardır.” (Bakara, 36)
Türkçedeki tek bir “indirmek” kelimesi zihnimizi dar kalıplara soksa da, Kur’an burada vahyin indirilmesindeki Tenzîl kelimesini değil, “Hubût” (inin) kelimesini kullanır. Kur’an’ın kelime hukukunda Hubût; gökten yere meteor gibi fiziksel bir düşüş değil, “bir makamdan, dereceden, korunaklı bir halden, daha aşağı ve çetin bir hayat standardına geçiş” demektir. Nitekim Bakara 61’de zaten yeryüzünde (çölde) olan İsrailoğullarına “Mısır’a inin (ihbitû)” derken de aynı kelime kullanılır.
Hz. Adem ve eşinin “inmesi”; zahmetsiz, acısız, koruma kalkanı altındaki o izole üst boyuttan; açlığın, mülkiyet kavgasının, çocuk doğurma sancısının ve kısıtlı kaynaklar için yapılacak geçim mücadelesinin (metâ’) kaçınılmaz olduğu gerçek dünya realitesine mutlak geçiştir.
- İlahi Bürokrasi: Meleklerin Sevk ve İdare Görevi
Pozitivist zihin, görünmeyen boyutları ve melek nizamını kavrayamadığı için bu süreci “büyücülük” olarak niteler. Oysa kainatın dışındaki o muhafaza edilen yüce makamdan yeryüzüne yapılan intikal, bir sihirle değil; Allah’ın memurları olan meleklerin görev kanunuyla gerçekleşir.
Kulun kendi gücüyle ulaşamayacağı vahiy, Allah katından peygamberin kalbine nasıl melekler (Cebrail) vasıtasıyla indiriliyorsa (Tenzîl); veya insan öldüğünde ruhu bu fiziki dünyadan alınıp ölüm melekleri vasıtasıyla o yüce makama sevk ediliyorsa; Hz. Adem ve eşinin o zayıf, aciz halleriyle yeryüzü realitesine nakledilmesi de meleklerin sevk, idare ve koruma kanunuyla gerçekleşmiştir.
Sonuç: Kulun Hududu Subutu ve Muhkem Ayetlere Teslimiyet
İnsanların yaratılış felsefesinde bir türlü çözüme ulaşamamalarının asıl sebebi; batıni ilme, yani dünya gözüyle ve fiziki bilimle asla kuşatamayacakları gayb alemine kendi akıllarınca sınır çizmeye kalkışmalarıdır. Oysa Allah, dünya gözüyle cemalinin ve gaybın bu fıtri yapı içinde doğrudan görülemeyeceğini kesin bir dille bildirmiştir. Kulun asıl vazifesi, aklın ve fıtratın sınırını (hududunu) bilerek teslim olmaktır:
“…Onun bir kısmı Muhkem ayetlerdir ki bunlar Kitab’ın esasıdır. Diğer bir kısmı ise Müteşabih ayetlerdir…” (Âl-i İmrân, 7)
Allah’ın bizden razı olması, hakikatinin derinliği ancak O’nun katında olan müteşabih konuları laboratuvar kurallarıyla çözmeye çalışmamıza değil; Kitab’ın anası olan Muhkem ayetlere (iman, hukuk, helal-haram sınırları) sadakatle sarılmamıza bağlıdır.
Nihai olarak; gözleri olduğu halde idrak organları körelenlerin (A’râf, 179) iddialarının aksine; Hz. Adem ilk insandır, insanlık biyolojik bir çiftten üremiştir, cennet korunaklı ve örtülü bir üst boyuttur ve yeryüzüne iniş melekî bir nizamla gerçekleşen hukuki-fıtri bir dünya realitesidir. Her şey Allah’ın koyduğu sarsılmaz sebeplere ve “Hududullah” yasalarına tabidir.
Bir yanıt yazın