BÜYÜK VAHDET ÇAĞRISI: TEK ÜMMET, TEK VÜCUT, TEK HUDUT➕ ZENGİNLEŞTİRME EKİ: BEŞERÎ EKOLERİN KUTSALLAŞTIRILMASI VEYA TEFRİKA BARİKATI

BÜYÜK VAHDET ÇAĞRISI: TEK ÜMMET, TEK VÜCUT, TEK HUDUT

➕ ZENGİNLEŞTİRME EKİ: BEŞERÎ EKOLERİN KUTSALLAŞTIRILMASI VEYA TEFRİKA BARİKATI

İslam dünyasında ve küresel düzlemde en çok karşılaşılan tartışmalardan biri, ameli ekoller (mezhepler) ve bu beşerî yapılara olan mutlak bağlılık sığlığıdır. “Bir mezhebe tabi değilsen din dairesinin dışındasın” şeklindeki yaklaşımlar, aslında din algısının ne kadar dar bir kalıba sıkıştırıldığının acı bir göstergesidir. Vahyi merkeze alarak bir analiz yapıldığında, bu tarz kutuplaştırıcı yaklaşımların hem ilahi kelamın evrensel ruhuyla hem de aklın ve vicdanın sınırlarıyla taban tabana çeliştiği açıkça görülür.

1. Apaçık Kitap ve Beşerî Metodolojilerin Sınırı

Âl-i İmrân 105 – “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.”

Allah, vahyini düşünen akıl sahiplerine hitap ederek indirmiştir. Vahiy, sıradan insanların anlayamayacağı gizemli bir şifreler bütünü değil; bizzat ayetlerin de vurguladığı üzere apaçık bir kitaptır. İman eden ve aklını kullanan her zihin, bu ilahi tebliğin ne demek istediğini ve bizden hangi sorumlulukları beklediğini çok iyi anlar.

Kur’an’ın bu kadar berrak olduğu bir düzlemde, yüzlerce yıldır süregelen yorum farklarının birer kavga ve bölünme sebebi haline getirilmesi ilahi nizama aykırıdır. Hanefî, Şafiî, Malikî veya Hanbelî gibi ameli ekoller, esasında Kur’an’ı ve Elçi’nin uygulamalarını anlama çabasının ürünü olan beşerî metodolojilerden ibarettir. Bu ilmi çeşitlilik hayatı kolaylaştıran bir zenginlik olarak kalabilir; ancak ne zaman ki bu beşerî ekoller dinin aslı gibi kutsallaştırılır ve insanları kutuplaştırmaya başlar, işte o zaman vahyin kesin bir dille yasakladığı o tehlikeli tefrika, yani bölünme ortaya çıkar [Âl-i İmrân 105].

2. Kur’anî Ölçüt ve Yapay Duvarların Tasfiyesi

Bir mezhebe bağlı olmayan bireyleri sistem dışı ilan etmek, tam bir cehalet ve bağnazlık ürünüdür. Bir insanı mümin ve müslim yapan yegane ölçüt; Allah’a, O’nun gönderdiği kitaplara, elçilere ve ahiret gününe kayıtsız şartsız inanarak sınırları korumasıdır. İlahi sistemin şartları nettir ve bu sarsılmaz hudutların arasında “bir fıkıh mezhebine tabi olmak” diye bir kural kesinlikle yoktur.

Geçmişteki büyük müctehidler bile hiçbir zaman kendi kişisel görüşlerini mutlaklaştırmamış, “Bize uymayan sistem dışıdır” dememişlerdir. Onlar sadece Kur’an’ı anlama noktasında gayret göstermiş saygın araştırmacılardır.

3. Tek Hakiki Kimlik: Müslüman

Âl-i İmrân 103 – “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın, parçalanıp ayrılmayın…”

Artık bu anlamsız ayrılıklara, beşerî mezhepleri vahyin önüne koyan geleneksel prangalara son verilmesi mecbburiyettir. İnsanlığın kurtuluşu ve kurtuluş reçetesi; insan yapısı mezhepleri, cemaatleri veya şahısları inancın merkezine koymak değil; sadece ve sadece “Müslüman” ortak kimliği altında birleşmektir.

Ayette emredildiği üzere, hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılmalı, aramıza örülen tüm yapay duvarları yıkmalı ve sadece Kur’an’ın aydınlattığı o tek dosdoğru yolda (sırat-ı müstakim üzerinde) yürümeyiz [Âl-i İmrân 103].