KUR’AN IŞIĞINDA ALLAH’IN ŞERÎATI: İNSAN ONURU VE ADALETİN MİZANI

KUR’AN IŞIĞINDA ALLAH’IN ŞERÎATI: İNSAN ONURU VE ADALETİN MİZANI

İnsanlık tarihi boyunca “Şerîat” kavramı üzerine pek çok sığ tartışma yapılmış; bu kavram kimi zaman bir tahakküm aracı, kimi zaman ise mutlak adaletin tecellisi olarak görülmüştür. Bugün geniş kitleler tarafından dile getirilen “Şerîatın otoriteyi korumak için kullanıldığı” yönündeki eleştiriler, aslında ilahi olan ile insani hırsların birbirine karıştırılmasından kaynaklanmaktadır. Vahyin özüne indiğimizde karşımıza çıkan gerçek şudur: Allah’ın şerîatı, bir şahsın veya otoritenin koltuğunu korumak için uydurulmuş kurallar değil; insanı kula kul olmaktan kurtaran, adaleti her şeyin üstünde tutan evrensel ve dikey bir yoldur.

1. Vahiy Penceresinde Yönetim: Saltanat Değil, Emanet

Nîsâ 58 – “Şüphesiz Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Şüphesiz Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

Kur’an penceresinden bakıldığında, yöneten ile yönetilen arasında hiçbir kutsiyet veya mutlak güç farkı yoktur. Tüm ayetler tek bir gerçeği vurgular: Emanet ve liyakat. Bu ilahi emir ışığında; liderlik bir mülk veya ayrıcalık değil, ağır bir sorumluluk hudududur. Allah’ın hudutları içerisinde, yöneticiye itaat ancak o yönetici Allah’ın adaletine itaat ettiği sürece geçerlidir. Eğer bir otorite ilahi sınırları çiğner ve zulme meylederse, ona karşı hakkı ve adaleti savunmak her bireyin en temel varoluşsal vazifesidir.

2. Fitne, Kaos ve Toplumsal Beka Hududu

Bakara 191 – “…Fitne (baskı, zulüm ve bozgunculuk), öldürmekten daha beterdir…”

Toplumun huzurunu bozmak, barışı yok etmek ve masumların hayatını tehlikeye atacak bir kaos ortamı yaratmak vahiyde “fitne” olarak tanımlanır. Kur’an hudutları çerçevesinde, toplumun birliğini parçalamaya çalışan ve tüm uyarılara rağmen zalimlikte direten odaklara karşı durmak, meşru bir savunma refleksidir.

Buradaki temel ölçü şudur: Cezalandırma eylemi, bir kişinin tahtını korumak için değil; masum halkın can güvenliğini ve toplumsal barışı muhafaza etmek için başvurulan son hukuki çaredir. Zalimlikte ve bozgunculukta ısrar eden kim olursa olsun, adaletin tesisi için ona “dur” demek vahyin mutlak bir emridir.

3. Tarihsel Uygulamalar ve İlahi Hakikat Terazisi

Nîsâ 93 – “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”

En’âm 164 – “…Herkesin kazanacağı yalnız kendisine aittir. Hiçbir günahkar, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O, tartışıp durduğunuz şeyleri size haber verecektir.”

Geçmişten günümüze kadar gelen otorite kavgaları, kardeş katilleri veya diktatörlük pratikleri üzerinden İslam’a yöneltilen eleştiriler, aslında insan hırsının neticeleridir. Sıklıkla eleştirilen o karanlık sahneler, Allah’ın şerîatının bir sonucu değil; insanların kendi siyasi çıkarları için uydurduğu beşeri kuralların maskesidir. Kur’an; kasten bir cana kıymayı en ağır suç sayarken ve hiçbir suçun başkasına yüklenemeyeceğini sarsılmaz bir anayasa olarak emrederken; bu ilkeleri çiğneyen saltanat uygulamalarını ilahi bir sistemle bağdaştırmak hukuken mümkün değildir.

Sonuç: Adaletin Mutlaklığı

Gerçek şerîat; ne bir liderin ne de bir zümrenin keyfine göre şekillenir. O, sadece zalime karşı bir engel, mazluma karşı ise sarsılmaz bir kalkandır. İnsanlığın kurtuluşu; Allah’tan korkan, O’nun koyduğu adalet hudutlarına riayet eden ve liyakati esas alan bir yönetim bilinciyle mümkündür. Allah’ın şerîatı her bir insana değer verir ve onuruna saygı duyar; sadece haksızlık eden ve kan döken zalimlerin karşısında durur. Çünkü bu yol, insan onurunu ve yeryüzündeki barışı ebedi kılma yoludur.