Geleneksel kabuller ile modern itirazlar arasında sıkışan en önemli konulardan biri, Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etme kıssasıdır. Bugün bazı çevreler, “Kur’an’da Allah’ın ‘oğlunu kes’ diye bir emri yoktur, bu sadece alelade bir rüyadır veya dış kaynaklı bir rivayettir; Allah bir çocuğun katledilmesini emretmez” diyerek hadiseyi rasyonalize etmeye veya mecaza indirgemeye çalışmaktadır.
Oysa Kur’an-ı Kerim, kendisini “Kitabun Mübîn” (Apaçık Bir Kitap) olarak tanımlar ve kendi kendini tefsir etme (Kur’an’ın Kur’an’la açıklanması) özelliğine sahiptir. Kur’an hudutları çerçevesinde, kelimelerin somut hakikatlerini esas alarak bakıldığında; ortada ne bir rivayet karmaşası ne de altı boş bir mecaz vardır. Karşımızda, bizzat Kur’an’ın kendi lügatiyle mühürlenmiş muazzam bir ilahî imtihan ve teslimiyet mimarisi durmaktadır.
- “Peygamber Rüyası” Kur’an Hudutlarında Bir Emirdir “Ayetlerde ‘kes’ emri yoktur” iddiası, Kur’an’ın vahiy dilini algılayamamaktan kaynaklanır. Saffat Suresi 102. ayette Hz. İbrahim oğluna gördüğü rüyayı aktardığında, oğlu ona “Babacığım, rüyanı yorumla” veya “Bu bir hayaldir” demez. Tam aksine, teslimiyetin sınırını çizen şu kelimeyi kullanır:”Yâ ebetif’al mâ tû’mer” yani “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! “Kur’an, peygamber rüyasının sıradan bir psikolojik süreç değil, doğrudan “ilahî bir emir” (mâ tû’mer) olduğunu bizzat bu lafızla sabitler. Eğer bu bir emir olmasaydı, Kur’an bizi yanılgıya düşürecek bu kelimeyi asla seçmezdi.
- Kelimelerin Mutlak Hakikati: “Zebh” ve Fiziki Pozisyon Kur’an’da mecaza sığınılarak olayın içi boşaltılamaz; çünkü kullanılan kelimeler tamamen somuttur. Ayette ucu açık veya sembolik bir kurban ifadesi değil, doğrudan “Zebh” (Boğazlamak) fiili kullanılır (Saffat, 102). Kur’an’ın kelime ortaklığı ilkesine göre bu kelime; Bakara 67’de bir hayvanın kesilmesi, Kasas 4’te Firavun’un çocukları fiziki olarak katletmesi için kullanılan, tamamen “bıçakla kesmek” anlamına gelen somut bir eylemdir.
Dahası, Saffat 103. ayette geçen “Tellehu lil-cebîn” (Onu şakağı üzere yatırdı) ifadesi, manevi bir adanmışlığın edebi tasviri değil; fiziki bir kesim hazırlığının, etten ve kemikten yaşanan anatomik tarifidir. - “Sadakte” (Doğruladın) İlkesi: Allah’ın Eylemi Onaylaması Allah ezelî ilmiyle Hz. İbrahim’in o bıçağı vuracağını ve oğlunu feda edeceğini zaten biliyordu. İmtihan (iptila), kulun içindeki bu potansiyel teslimiyeti fiziki dünyaya dökerek tescillemesi içindir. Baba ve oğul geri dönüşü olmayan o noktaya geldiğinde Allah şöyle nida eder: “Ey İbrahim! Rüyayı doğruladın/gerçekleştirdin (Sadakter-ru’yâ).” (Saffat, 104-105).
Kur’an dilinde bir şeyi “tasdik etmek” (sadakte), onu şüpheye yer bırakmayacak şekilde fiilen ortaya koymaktır. Eğer Allah’ın böyle bir emri veya muradı olmasaydı, Hz. İbrahim kendi kafasından oğlunu kesmeye kalkışan bir insan konumuna düşerdi ve Allah onu överek “Rüyayı gerçekleştirdin” demez, aksine azarlardı. Allah’ın eylemi “görev tamamlandı” diye onaylaması, Hz. İbrahim’in o bıçağı indireceğine kani olunduğunun ve emrin fiilen yerine getirilmiş sayıldığının en açık kanıtıdır. - “Fidye” Hukuku Emrin Gerçekliğini Mühürler Kıssanın sonunda Kur’an en sarsıcı hukuksal sınırını koyar:
“Biz, oğluna karşılık ona büyük bir kurbanlık (zibh) fidye verdik.” (Saffat, 107).
Kur’an hukukunda “Fidye”, gerçek bir yükümlülükten, infaz edilmek üzere olan somut bir hükümden veya tehlikedeki bir candan kurtulmak için ödenen bedeldir. Eğer ortada Allah’ın “kes” şeklinde tecelli eden gerçek bir imtihan hükmü olmasaydı, o çocuğun canı üzerinde feda edilmesini gerektiren hiçbir hakiki yükümlülük oluşmazdı. Somut bir canın (çocuğun) yükümlülüğü ancak somut bir canla (kurbanlık hayvanla) ikame edilebilir. Fidyenin inmesi, emrin ve tehlikenin ne kadar gerçek olduğunun ispatıdır.
Sonuç
Kur’an’ın kendi sınırları içinde kalındığında ortaya çıkan hakikat şudur: Allah, Hz. İbrahim’i bir katil yapmak için değil, onu “Halil” (Dost) mertebesine çıkaracak o zirve sadakati fiziki dünyada tescillemek için bu ağır imtihanı murat etmiştir. Kul iradesiyle kesme eylemine girişip sadakatini ispat ettiği an, Allah imtihanı başarıyla kapatmış ve insan kurban etme adetini fiziki bir fidye göndererek kesin olarak bitirmiştir.
Kur’an kendi kendini tefsir eder; insanı yanılgıya düşürmez. Bu kadar net, somut ve hukuki kelimelerle anlatılan bir hadiseyi “Kur’an’da geçmiyor” diyerek mecaza indirgemek, Kur’an’ın apaçık olma (Mübîn) vasfını ve kendi içindeki mükemmel dil bütünlüğünü inkâr etmek demektir.
Bir yanıt yazın