KUR’AN IŞIĞINDA KURBAN VE ÖNEMİ: DİNSEL ŞEKİLCİLİK VE YAKINLAŞMANIN KAVRAMSAL SINIRLARI

Giriş: Din Şekle mi Sıkıştı, Yoksa Ruhunu mu Kaybetti?
Bugün sokaklarda, mahallelerde ve ekranlarda bir kurban dönemini daha yaşıyoruz. Şekle bakıldığında her şey eksiksiz görünüyor; hayvanlar pazarlardan alınıyor, bedeller ödeniyor, bıçaklar bileniyor ve kanlar akıtılıyor. Ancak insanlığın bu büyük hareketliliğine Kur’anî bir gözlükle ve vicdan terazisiyle baktığımızda, karşımıza sarsıcı bir ahlak yarası çıkıyor: Biz gerçekten kurban mı kesiyoruz, yoksa yıllık et ihtiyacımızı garantiye almak için kasaplık mı yapıyoruz?
İnsanoğlu, dinin o muazzam yardımlaşma ve adalet sistemini kuru birer şekle hapsettiğinden beri, ibadetlerin sadece dış görünüşüyle avunur oldu. Kendisinin çorba yapmaya bile tenezzül etmeyeceği, eti sıyrılmış kupkuru kemikleri ve yağları “fakir payı” diye ayırıp; hayvanın en lezzetli antrikot ve but kısımlarını kendi derin dondurucularına istifleyen bir zihniyet, hangi yüzle dönüp “Ben Allah rızası için kurban kestim” diyebilir? İşte bu bölüm, çoğunluğun “normal” kabul ettiği bu bencil yanılgıyı, Kur’an’ın ışığında ve o sarsılmaz sınırları çerçevesinde ortaya koymak, ibadetin kaybolan ruhunu ve asıl önemini yeniden canlandırmak için yazılmıştır.

  1. Kelimelerin Gerçek Anlamı: Kesim mi Yapıyoruz, Yakınlaşıyor muyuz?
    Kur’an’ın dil derinliğine indiğimizde görürüz ki, ilahi sistemde eş anlamlılık kesinlikle yoktur. Her kavram, kendine has benzersiz bir dikey eksene sahiptir. Kehf Suresi 109. ve Lokmân Suresi 27. ayetlerde belirtildiği gibi, Allah’ın kelimeleri o kadar zengindir ki denizler mürekkep olsa yaza yaza bitiremezler. Dolayısıyla her kelime, ilahi sistemde milimetrik bir anlamsal sınıra sahiptir.
    Bugün en büyük hatamız, kurban eylemini sadece hayvan kesmekten ibaret sanmamızdır. Kur’an dilinde hayvanı düz bir şekilde, ibadet kastı olmaksızın kesmeye “Zibh” denir [Bakara 67]. Oysa bizim peşinde olduğumuz ibadet, kökünü “Kurb” yani yakınlaşmak kelimesinden alan “Kurban”dır. Kurban, kulun bencil nefsini aradan çekerek Yaratıcısına ve insanlara yakınlaşma çabasıdır.
    Eğer bir insan, kesim biter bitmez en iyi yerleri kendine saklama hırsına kapılıyorsa, o eylem insanı Allah’a ve muhtaçlara yaklaştırmaz; aksine araya bencilce bir mesafe koyar. O kişi sadece hayvan kesmiştir (zibh) ama asla kurbanı gerçekleştirememiştir. Çünkü Allah, kurbanın gerçek önemini ve o sarsıcı sınırı çok net çizmiştir:
    Hac – “Onların ne etleri Allah’a ulaşır ne de kanları; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvanızdır (sorumluluk bilincinizdir). İşte böylece O, sizi doğru yola ulaştırdığı için Allah’ı tekbîr edesiniz diye onları sizin emrinize verdi. İyilik edenleri müjdele.”
  2. Büyük Şemsiye: Teslimiyet ve Sahte Gösterişler
    Toplumun düştüğü bir Hebrew büyük yanılgı ise Salât kavramını basitleştirmektir. Bugün salât kelimesi sadece “namaz ritüeli” olarak çevrilerek Kur’an’ın bütünsel adalet sistemi felç edilmektedir. Oysa Salât; Allah’ın kurduğu adalet, ahlak, paylaşım ve teslimiyet sistemine dahil olmak, o sistemi hayata geçirmek demektir. Kıyam, rükû ve secde ile örülü olan namaz ritüeli; oruç, zekât ve yoksulu doyurmak gibi eylemlerle birlikte, bu büyük Salât şemsiyesinin altındaki o özel ve bedensel hareketlerden sadece bir tanesidir [Kevser 2].
    Mâûn Suresi’ndeki o sert uyarıyı tam da bu gözle okumak zorundayız. Ayet görünüşteki şekli uygulayıp asıl ahlak ve adalet sisteminden sapanları sertçe kınar:
    Mâûn – “Yazıklar olsun o musallînlere (görünürde o teslimiyet şemsiyesi altındaki ritüelleri gerçekleştirenlere),”
    Mâûn – “Ki onlar, kendi salâtlarından (asıl teslimiyetlerinden, ahlak ve adalet sistemlerinden) gaflet içindedirler.”
    Namaz seccadesinde veya kurban kesim yerinde “Ben Sana teslim oldum” diye şekli yerine getiren bir insan, seccadeden kalkıp bayram günü kurban etini pay ederken hileye sapıyorsa, o kişi tam olarak Mâûn Suresi’ndeki o gafil profildir. Eğer o ibadetler kalpten gelseydi; insan malı görünce cimrileşen o ham fıtrattan kurtulur [Meâric 19-24], kurban etini bölüşürken bir adalet abidesine dönüşürdü.
  3. Habil ve Kabil’in Aynası: Terazide Kilo, Kalitede Hile
    Bugünün Müslümanı, Kur’an’da aslında matematiksel hiçbir zorunluluğu olmayan, sadece geleneksel bir alışkanlık olan “üçte bir” kuralını kendine kalkan yapmıştır. “30 kilo et çıktı, 10 kilosunu dağıttım, görev bitti” diyerek terazideki kiloyu eşitleyen uyanık insan nefsi, kalitede hile yaparak Allah’ı kandırabileceğini sanmaktadır.
    Oysa insanlığın ilk kurban imtihanı olan Hâbîl ve Kâbîl kıssası, kurbanın özündeki önemi yüzümüze ayna gibi tutmaktadır. Kâbîl, elindeki malın en kötü, çürük ve gözden çıkardığı kısmını sunmuş; Hâbîl ise en güzel, en sağlıklı parçasına kıymıştır:
    Mâide – “Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini hak ile oku. Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı da birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. Kabul edilmeyen, ‘Seni kesinlikle öldüreceğim’ demişti. Diğeri ise, ‘Allah ancak kendisini koruyanlardan (takva sahiplerinden) kabul eder’ demişti.”
    Bugün kendimize bonfileleri ayırıp fakire kemik fırlatmak, Bakara Suresi 267. ayetteki “Kendinizin göz yummadan almayacağınız kötü, değersiz şeyleri vermeye kalkışmayın” emrini ve Âl-i İmrân 92’deki “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla gerçek iyiliğe eremezsiniz” sınırını darmadağın etmektir. Bu eylem, kalitede hırsızlık yapmaktır [Mutaffifîn 1-3].
  4. Kur’anî Kurban Modeli: Yarı Yarıya Adalet Terazisi
    Kur’an’ın kendi kendini açıklama özelliğini merkeze aldığımızda, insanların uydurduğu o hileli kalıpları yıkmak zorundayız. Kur’an, kurban etinin paylaşımını ve toplumsal önemini üçe değil, iki ana gruba ayırır:
    Hac – “Kendilerine ait bir takım yararlara şahit olsunlar ve kendilerine rızık olarak verdiği behîmetü’l-en’âm (hayvanlar) üzerine belirlenen günlerde Allah’ın ismini ansınlar. Artık onlardan hem kendiniz yiyin hem de sıkıntı içindeki yoksula yedirin.”
    Ayet terazinin bir kefesine kesen kişiyi, diğer kefesine ise toplumu koyar. Bir müminin Kur’an bilinciyle uygulayacağı en temiz model Yarı Yarıya (Yüzde 50 – Yüzde 50) adalet terazisidir. Kurbanın tam yarısını, kalitesini hiç bozmadan (çıkan etten de kemikten de sakatattan da tam eşit bölerek) o iffetli ve onurlu fakirlere ulaştırmak [Hac 36]; kalan yarısını ise sadece kendi buzdolabına hapsetmeyip, bayram boyunca evine gelen zengin-fakir ayırt etmeksizin tüm misafirlere ikram etmek… İşte nefsini aradan çıkaran, gerçek kurban ahlakı budur [Bakara 148].
  5. Sonradan Eklenen Yanılgılar, Sahte Farzlar ve Haset Sınırı
    Bugün din adına uydurulan ve insanları derin yanılgılara düşüren o sahte kuralları ve ahlaki çürümeleri ifşa etmek hepimizin görevidir:
    Takip Ciddiyeti ve Vekalet Sorumluluğu: Bakara 196. ayette geçen “Kurban yerine ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin” emri, ibadetteki büyük takip ciddiyetini gösterir. Kurban, bir derneğe internetten para yatırıp arkasını dönerek unutulacak bir iş değildir. O kurbanın paraya veya gıda paketine çevrilmediğinden, bizzat kesildiğinden emin olmak zorundayız. Çevrildiği an o eylem kurban değil sadaka olur ve insan Hâbîl’den kopup Kâbîl’in sahte sunumuna düşer.
    Borç ve Faizli Kredi Çılgınlığı: Kur’an, “Allah hiçbir nefse gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez” der [Bakara 286]. Durumu olmayan bir insanın borca girmesi, hele ki Kur’an’da kesinlikle yasaklanan Faizli Kredilere bulaşarak kurban kesmeye kalkması büyük bir hatadır [Bakara 275-279]. Allah’ın yasakladığı bir haramla (faizle), Allah’a yakınlaşma ibadeti yapılamaz.
    “Hayvan Ölürse Ceza” Hurafesi: Halk arasında “Gücü yetmediği halde borçla kurban alan fakirin hayvanı ölürse veya çalınırsa ceza olarak bir daha kesmelidir” şeklinde uydurulan hurafe Kur’an’a tamamen aykırıdır [Nisâ 40]. Başına musibet gelen darda kalmış bir kula din adına ekstra ceza kesmek Allah’ın merhametine terstir.
    Komşunun Malını Çekiştirmek ve Haset Sınırı: Bayram günlerinde bir başka büyük günah da “Onun arabası var, o niye kesmedi, ona et vermem” diyerek haset ve dedikodu yapmaktır. Kur’an, “Birbirinizin gizliliklerini, mallarını araştırmayın” diyerek tecessüsü kesin olarak yasaklar [Hucurât 12]. Kimin hangi borcun altında olduğunu bilemezsin. Kurban eti komşuluk bağlarını güçlendiren bir ikramdır [Hac 36]. Haset etmek, kestiğin kurbanın takvasını o saniyede yok eder.
    Zor Zaman Paylaşımının Kahramanları: Kurban kesmeye gücü yetmeyen ama cebindeki kısıtlı parasıyla bir yoksulun karnını doyuran kul, teknik olarak kurban kesmemiştir; ancak onun amel defterine Kur’an’ın en büyük unvanı yazılır: O, zorluk gününde yoksulu doyurarak o sarp yokuşu aşan takva kahramanıdır [Beled 11-16].

Sonuç: Kendi İçindeki Kâbîl’i Yenmek
Nihai olarak anlamalıyız ki; kurban bir et depolama şenliği, bir buzdolabı alışverişi veya bir mahalle fiyakası değildir. Kur’an’ın çizdiği o sarsılmaz sınırlar bize haykırmaktadır: İbadette hile sökmez; çünkü Allah terazideki kiloya değil, o teraziyi tutan elin arkasındaki kalbe bakar.
Gerçek kurban, insanın kendi içindeki Kâbîl’i; yani mal mülk azgınlığını, biriktirme hırsını ve cimriliğini o bıçağın altına yatırıp kesebilmesidir. Bunu yapamayanlar, her bayram sadece birer hayvanı telef etmekte, ancak kendi nefislerini ilahlaştırmaya ve evlerindeki derin dondurucuları doldurmaya devam etmektedirler. Kur’an’ın saf, duru ve adil sınırlarına geri dönmek; dinimizi insan uydurması bu prangalardan kurtarmanın tek yoludur.

Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir