KUR’AN’IN IŞIĞINDA KALIPLARDAN ARINMIŞ BİR TESLİMİYET: ZEKAT VE İNFAK

  1. Giriş: Kur’an’ın Diri Ruhunu Şekilsel Kalıplarla Dondurmak
    İslam dünyasında en çok hırpalanan, içi boşaltılan ve insanı toplumsal bir değer olmaktan çıkarıp ezen kavramların başında zekat gelmektedir. Yüzyıllardır süregelen geleneksel kabuller, bu dinamik paylaşım ağını adeta yılda bir kez yapılan statik bir matematik hesabına dönüştürmüştür. Dinî sorumluluk; sabit bir yüzdeye ve çağlar öncesinin iktisadi şartlarına göre belirlenmiş statik ölçülere sıkıştırılmıştır.
    Oysa Kur’an-ı Kerim bir bütün olarak, ayetlerin birbirini tefsir ettiği o muazzam örüntüyle okunduğunda; zekatın ve infakın vicdan rahatlatmak için yılda bir kez yapılan bir ödeme olmadığı görülür. Aksine zekat; her an yaşayan, toplumsal uçurumları kapatan ve insanlığı tek bir ortak paydada eşitleyen devrimci bir sosyal adalet sistemidir. Amacımız, zekat ve infakı beşeri fıkhın ürettiği donmuş kalıplarla değil, Kur’an’ın bizzat çizdiği Hududullah çerçevesinde yeniden ayağa kaldırmaktır.
  2. Mülkiyetin Sınırları: “Mal Benim” Yanılgısı ve Kenz Gerçeği
    Kur’an, insanın mülkle kurduğu ilişkiyi kökten değiştirir. İnsana, mülk üzerinde mutlak bir tasarruf hakkı değil, sadece geçici bir emanetçilik yükler:
    [Hadîd 7] > “Sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı şeylerden infak edin.”
    Kur’an’ın ekonomi modelindeki en net kırmızı çizgisi ise servetin tekelleşmesini engellemek üzere konulmuştur:
    [Haşr 7] > “Servet, içinizden sadece zenginler arasında dönüp duran bir güç olmasın diyedir.”
    Bu ayet, Kur’an’ın ekonomik anayasa maddesidir. Paranın ve gücün sadece belirli bir azınlığın elinde dönüp durması, bir nevi güç tekeli oluşturması kesin olarak yasaklanmıştır. Eğer bir toplumda para tabana yayılmıyor, aksine belirli ellerde birikip piyasadan çekiliyorsa, orada ilahi sınır çiğneniyor demektir. Bu sınırın çiğnenmesinin Kur’ani adı ise kenz yani mal yığmak, istiflemek ve parayı hapsetmektir.
    Haşr 7 ile Tevbe 34-35 ayetleri birbirini tamamlar. Bir Müslüman, yılda bir kez belirli bir oran verip geri kalan servetini atıl tutarak piyasadan ve ihtiyaç sahibinden gizliyorsa, o mal kenz edilmiş yani istiflenmiş bir maldır. İlahi sınır, paranın barajlarda birikmesini değil, nehirler gibi toplumun içinde akmasını emreder.
  3. Büyük Şemsiye: Bir Mutlak Teslimiyet Sistemi Olarak “Salât”
    Zekat ve infakın Kur’an’daki yerini doğru anlayabilmek için, en çok sığlaştırılan kavram olan salâtı doğru tanımlamak zorundayız. Geleneksel algının aksine, Kur’an-ı Kerim’de salât, sadece fiziksel ritüellerden ibaret olan bir eylem değildir. Salât; kulun Allah’a olan mutlak teslimiyetini, O’nun vahyettiki tüm sınırları ve adalet nizamını tek bir çatı altında toplayan devasa bir şemsiye kavramdır.
    Kur’an’da zekatın neredeyse her yerde salât ile birlikte zikredilmesinin sırrı da buradadır. Zekat, salât şemsiyesinin altındaki mali ve eylemsel omurgadır. Kişi, Allah’ın kurduğu sisteme olan teslimiyetini sadece şekilsel ritülle değil, elindeki mülkü paylaşarak ispat etmek zorundadır. Malla verilen teslimiyet olmadan, salât şemsiyesi çöker. Bunun en sarsıcı kanıtı Maun Suresi’dir:
    [Maun 4-7] > “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar salâtlarından gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar ve kamu hakkına engel olurlar.”
    Kur’an burada eşsiz bir ayrım sunar: Kendilerini sistemin (salâtın) içinde gösteren aktörleri, kurulması gereken adil düzenden gafil olmaları ve kamu hakkına (maun) engel olmaları sebebiyle mahkum eder. Mali ve toplumsal adaleti dışlayan, zekat ve infakla taçlandırılmayan bir dindarlık iddiası batıldır.
  4. Miktar Sınırı: Sabit Yüzdelerin Ötesinde Bir Paylaşım
    Kur’an bizi donmuş yüzdelere mahkum etmez; aksine mülkiyetin sınırını ihtiyaç fazlası üzerinden çizer:
    [Bakara 219] > “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyacınızdan artakalanı.”
    Kur’an’ın belirlediği miktar sınırı sabit bir yüzde değil; kişinin kendisinin ve ailesinin makul insani ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra elinde kalan her türlü fazlalıktır. Gücü elinde bulunduranlar bollukta paylaşırken, darlıkta olanlar da sisteme olan sadakatlerini ve emeklerini infak ederek toplumsal adalet ağının aktif birer öznesi haline gelirler:
    [Âl-i İmrân 134] > “Onlar bollukta da darlıkta da infak ederler.”
    Kur’an’ın bu bütünsel yapısı, zekatı zenginlerin lütfettiği bir sadaka olmaktan çıkarıp sistemin ana çarkı haline getirir.
  5. İnsani Onur Sınırı: Alanın Değil, Verenin Borçlu Olduğu Sistem
    Kur’an dilinde zekat, verenin lütfettiği bir sadaka değil, alanın zaten sahibi olduğu bir haktır:
    [Zâriyât 19] > “Onların mallarında, muhtaç ve mahrumlar için belirlenmiş bir hak vardır.”
    Bu ayet, paylaşımın ahlaki sınırını çizer. Muhtaç olan kişi, zenginin kapısında el açan bir dilenci değil; kendi hakkını, emanetçiden tahsil eden bir alacaklı konumundadır. Hak teslim edilirken kibirlenilmez, başa kakma ve eziyet yapılmaz. Geleneksel model alan kişiyi ezebilirken; Kur’an’ın getirdiği bu bakış açısı sayesinde alan kişi onurunu korur, veren ise sadece emaneti teslim etmenin sorumluluğunu yaşar.

Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir