KUR’AN’IN KESİN SINIRLARI: SÖZCÜK ANLAMLARI VE MANEVİ GERÇEKLİK

KUR’AN’IN KESİN SINIRLARI: SÖZCÜK ANLAMLARI VE MANEVİ GERÇEKLİK
Kur’an-ı Kerim, kendi ifadelerinde de açıkça belirttiği gibi apaçık bir yol göstericidir. Onun apaçık bir kitap olması; insanlığa verdiği mesajların, ahlak kurallarının ve hukuki sınırların hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar net olması demektir. Ancak günümüzde bazı profesörlerin ve araştırmacıların, Kur’an’ın bu net dilini modern edebiyat kurallarıyla açıklamaya çalıştıklarını görüyoruz. Bu kişiler, Kur’an’daki kesin hükümleri ve mucizeleri toplumsal deyimler veya mecazlar olarak yorumlamaktadır. Bu çalışma, Kur’an’ın ayetleri birbiriyle açıklama yöntemine dayanarak, kelimeleri zorlama bir şekilde mecaza yormanın ne kadar hatalı olduğunu anlatmaktadır. Kur’an, hem maddi dünyayı hem de manevi alemi anlatırken kesinlikle hayal ürünü benzetmeler kullanmaz, her şeyi kendi boyutundaki mutlak gerçekliğiyle ifade eder.
Kur’an-ı Kerim, Âl-i İmrân suresinde kendi içindeki ayetleri iki temel gruba ayırır. Anlamı net ve tartışmasız olan apaçık yani muhkem ayetler ile derin anlamlar ve benzetmeler barındıran müteşabih ayetler. Aynı ayette Allah, kalplerinde kötü niyet olan kişilerin, sırf inananların kafasını karıştırmak ve ayetleri kendi keyiflerine göre eğip bükmek için bu benzetmeli ayetlerin peşine düştüklerini açıkça haber verir. Kur’an, insan aklının sınırlarını aşan görünmeyen aleme yani gayb alemine ait unsurları, cennet ve cehennem konuşmalarını, melekleri bizlerin ders alması için birer gerçeklik penceresi olarak önümüze koyar. Bu alanları günlük dilin kelime oyunlarıyla değiştirmeye çalışmak, insanı yanlışa ve inançsızlığa sürükler. Kur’an’da insanların kendi aralarında ürettiği, zamana göre değişen ucu açık sokak deyimlerine asla yer yoktur. Kur’an inanç ve hukuk kurallarını koyarken tam bir ciddiyet ve kesinlikle konuşur.
Âl-i İmrân [7] – “O, sana Kitab’ı indirendir. Onun bir kısmı apaçık ayetlerdir ki onlar Kitab’ın anasıdır; diğerleri ise benzetmelidir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve kendilerine göre yorumlamak için onun benzetmeli olanlarının peşine düşerler.”
Mâide [38] – “Hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin.”
Yûsuf [31] – “Onu görünce onu gözlerinde çok büyüttüler ve ellerini kestiler. Dediler ki: Allah’ı tenzih ederiz, bu bir beşer değildir.”
Mâide [11] – “Ey iman edenler! Bir topluluk size ellerini uzatmaya yeltenmişken, Allah’ın onların ellerini sizden çekmiş olduğunu hatırlayın.”
Bahsettiğimiz yanılgının en somut örneği, Mâide suresindeki hırsızlık cezasındaki el kesme fiilinin, elini hırsızlıktan çekmek, onu engellemek şeklinde mecazi bir anlama bükülmeye çalışılmasıdır. Kur’an’ın kendi dil yapısını incelediğimizde bu yorumun bizzat Kur’an’la çeliştiğini görürüz. Yûsuf suresinde, Hz. Yusuf’un güzelliği karşısında kadınların yaşadığı şaşkınlık anlatılırken aynı kelime kullanılır ve ellerini kestiler denir. Buradaki eylemin mecazi bir bağ koparma değil, ellerindeki bıçakla yapılan gerçek bir yaralama ve kesme eylemi olduğu apaçıktır. Eğer Kur’an hırsızın elini sadece engellemek, durdurmak isteseydi, kendi içinde bu anlama gelen başka bir kelimeyi seçerdi. Nitekim Mâide suresinin başka bir ayetinde düşmanların engellenmesi anlatılırken Kur’an, Allah onların ellerini sizden çekmişti der. Hukuki bir ceza ayetinde engellemek yerine kesmek kelimesinin seçilmesi, cezanın fiziksel sınırlarını açıkça ilan eder.

Modern ve yalnızca gözle görülen dünyaya inanan bakış açısı, sadece et ve kemikten oluşan varlıkları gerçek kabul eder. Bu yüzden Kur’an’ın manevi organlara yüklediği görevleri mecaz zanneder. İsrâ suresindeki bu dünyada kör olan ahirette de kördür ifadesi ile Hac suresindeki gerçek şu ki, gözler kör olmaz; fakat göğüslerin içindeki kalpler kör olur sözünü yan yana koyduğumuzda harika bir gerçek ortaya çıkar. Kur’an dilinde kalp körlüğü, edebi bir benzetme ya da süslü bir mecaz değildir. İnsan sadece et ve kemikten ibaret bir robot değildir; ruh, akıl ve vicdan sahibi bir varlıktır. Gözün ışığı görememesi nasıl gerçek bir körlükse; bir insanın kibirden ve kötü niyetten dolayı gerçeği, adaleti ve Allah’ın varlığını görememesi de gerçek bir manevi körlüktür. Kur’an, her iki alandaki körlüğü de uydurma bir benzetme olarak değil, o boyutun kendi içindeki gerçek birer hastalığı ve teşhisi olarak sunar.
Ayetleri modern dünyaya beğendirmek adına akla uydurma çabası, Hz. İsa’nın babasız doğumunu anlatan mucizevi sahneleri de bozmaktadır. Bazı yorumcular aslında gizli ya da temiz bir evlilik vardı diyerek olayı normalleştirmeye çalışır. Oysa Meryem suresinde Hz. Meryem’in bana bir insan dokunmamışken ve ben ahlaksız bir kadın da değilken nasıl çocuğum olabilir şeklindeki şaşkınlığı, ortada insani hiçbir cinsel temasın olmadığının Kur’anî kanıtıdır. Âl-i İmrân suresinde de Hz. İsa’nın yaratılışı, anası ve babası olmayan Hz. Adem’in yaratılışına benzetilir. Bu ayet, olayın doğa kanunlarını aşan ilahi bir ol emrinden ibaret olduğunu gösterir. Maddi gözün imkansız dediği bu manevi boyuta inanmak, Müslüman olmanın ilk şartı olan görünmeyene yani gayba iman ilkesinin ta kendisidir.
İsrâ [72] – “Kim bu dünyada kör ise o ahirette de kördür ve yol bakımından daha şaşkındır.”
Hac [46] – “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; fakat göğüslerin içindeki kalpler kör olur.”
Meryem [20] – “Meryem: Bana bir insan dokunmamışken ve ben bir ahlaksız değilken nasıl bir oğlum olabilir, dedi.”
Âl-i İmrân [59] – “Şüphesiz Allah katında İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonner ona: Ol, dedi, o da hemen oluverdi.”
Bakara [154] – “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz farkına varamazsınız.”
Âl-i İmrân [169] – “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayın. Hayır, onlar diridirler, Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar.”
Kur’an’ın mecazdan uzak, gerçeğe dayalı anlatımının en net örneği şehitlerin durumudur. Bakara ve Âl-i İmrân surelerinde yer alan Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin, hayır onlar diridirler ifadesi, rasyonalist profesörler tarafından hatıralarda yaşamak, isimlerinin unutulmaması gibi dünyevi bir mecaza indirgenir. Ancak ayetin devamındaki fakat siz farkına varamazsınız uyarısı, bu diriliğin bizim beş duyu organımızla algılayamayacağımız, Allah katında rızıklandırılmaya devam edilen bambaşka bir boyuttaki gerçek bir yaşam olduğunu kesin olarak ortaya koyar. Şehitlerin dünyadaki bedenleri toprağa karışsa da, manevi varlıkları qıyâmetee kadar sürecek gerçek bir diriliğe kavuşmuştur.
Sonuç olarak Kur’an-ı Kerim’i doğru anlamak; maddi evrenin dar sınırlarına sıkışıp ilahi mucizeleri, hukuki kuralları ve manevi gerçekleri edebiyatın mecaz kalıplarıyla basitleştirmekle mümkün olamaz. Kur’an, fiziki olanı da manevi olanı da kendi boyutlarında en gerçek kelimelerle tanımlar. Karşısındaki muhataptan beklenen ise, maddi dünyanın kurallarını aşan ilahi gücün varlığını manevi gözle yani kalple görerek kitabın apaçık sınırlarına bütünüyle teslim olmasıdır.

Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir