MÜLK FELSEFESİNDE EMANETÇİNİN HESABI VE İKTİSADİ HUDUTLAR
Giriş: Geleneğin Sığlığından Kur’an’ın Özüne
Geleneksel fıkıh ve mezhepler tarihi incelendiğinde, dinin en dinamik, toplumsal ve ekonomik damarı olan yardımlaşma mekanizmasının büyük bir tıkanıklığa uğratıldığı görülür. Bugün sokaktaki herhangi bir insana bu iktisadi temizlik hududu sorulduğunda alınacak cevap matematiktir: Yüzde iki buçuk veya kırkta bir. Hayvanların nisap miktarları, altın ve gümüşün gram hesapları üzerinden asırlardır süregelen fetva savaşları, din adamlarının her birinin farklı bir rivayeti esas almasıyla tam bir kaosa dönüşmüştür. Bu kaosu gören modern insanın refleksi ise genellikle sorumluluktan kaçarak aklını bir mezhebe ciro etmek olmaktadır. Oysa bu yaklaşım sarsıcı bir mantık hatası barındırır; çünkü karmaşayı üreten bir mekanizmayı, karmaşadan kurtuluşun adresi olarak görmek beyhude bir çabadır. Kur’an, insanı aklını ve iradesini bir kuruma ya da şahsa devretmeye değil; bizzat Allah’ın adalet hudutlarına bütünüyle entegre olmaya çağırır.
Hadîd [7] – “Allah’a ve Elçisine iman edin; sizi üzerinde yetki sahibi kıldığı, emanetçi yaptığı şeylerden infak edin (o paylaşım kanalını sürekli açık tutun).”
Meâric [24] – “Ve onlar ki, mallarında belirlenmiş bir hak vardır.”
Meâric [25] – “İsteyen ve hak ettiği halde mahrum kalanlar için.”
Bakara [219] – “Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır. Ancak günahları faydalarından çok daha büyüktür. Ve yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaçtan arta kalanın tamamını (el-Afv). Allah, zihninizi çalıştırıp derin derin düşünesiniz diye ayetleri size böyle apaçık beyan eder.”
Mezheplerin inşa ettiği fıkıh sistemi, insanı malın asıl sahibi olarak konumlandırıp ona sınırsız lüks ve israf hakkı meşrulaştırırken, Kur’an’ın mülkiyet felsefesi bu kurguyu kökten reddeder. Kur’an’ın inşa ettiği dikey hiyerarşide insan bir mal sahibi değil, yalnızca geçici bir emanetçi ve dağıtıcı memurdur. Ayette geçen mustahlefîn kavramı, mülkün ontolojik olarak insana ait olmadığını açıkça beyan eder; bu, geçici olarak tasarrufunuza bırakılmış kaynaklar anlamına gelir. Gerçek bir iman, kişinin elindeki imkanları kendi malı değil, asıl sahibinin rızası doğrultusunda ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmak üzere kendisine teslim edilmiş birer emanet olarak görmesini gerektirir. Geleneksel algıda zekât veya sadaka vermek, zenginin fakire yaptığı bir lütuf olarak algılanıp gizli bir kibir üretirken, Kur’an bu psikolojik tahribatı daha baştan engeller. Kur’an’ın adalet sisteminde infak eylemi bir lütuf değil, emanetin içindeki hak sahibine payını iade etme operasyonudur. Ayet, zenginin malının içinde yoksula ait belirlenmiş bir hak olduğunu söyler; bu şuur zincirinde insan, kendisini mülkün sahibi değil, yalnızca adil bir kargo memuru olarak görür.
Mezhepsel fıkhın en büyük çıkmazı, her döneme ve her bireyin özel şartlarına kırkta bir gibi donmuş, mekanik bir kuralı dayatarak Kur’an’ın dinamik adalet ilkelerini bir muhasebe sığlığına indirgemesidir. Kur’an ise mutlak ölçüyü rakamlarla değil, el-Afv yani kişinin ve bakmakla yükümlü olduğu ailesinin fıtri, makul ve abartısız ihtiyaçlarından geriye kalan tüm fazlalık olarak belirler. Bu ölçü, mezheplerin donmuş rakamlarını altüst eder. Bakmakla yükümlü olduğu geniş bir ailesi olan ve elindeki kısıtlı imkanları ancak fıtri ihtiyaçlarına yeten bir kulun o an için infak yükümlülüğü yokken; hiçbir bakmakla yükümlü olduğu kimsesi bulunmayan ve kendi fıtri ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra elinde fazladan tek bir sermayesi olan kişinin o fazlalığın tamamını infak etmesi gerekir. Mezhebin deve veya mal sayısı üzerinden ürettiği baraj fetvaları, zenginlerin mal yığmasını meşrulaştırmaktan başka işe yaramaz.
Sonuç
Kur’an’da müteradif yani eş anlamlılık kesinlikle yoktur; infak sermayenin bölüşme tünelini açmak, mâûn ise hayatın içindeki en küçük fıtri yardımlaşma aracını bile başkasıyla bölüşerek toplumsal adaleti ayakta tutmaktır. Din adamlarının karmaşık fetvaları ve mezheplerin esnekliği öldüren kalıpları arkasına sığınarak mal istiflemek, aslında Kur’an’ın özündeki o mutlak borçluluk bilincini ve o büyük teslimiyet şemsiyesini hayata ikame edememektir. İnsan, mülkün emanetçisi olduğunu idrak ettiği an, mezheplerin yüzde iki buçukluk vicdan rahatlatma formüllerine sığınmayı bırakır. Kur’an’ın hudutlarına entegre olarak, elindeki her türlü rızkı toplumsal adaleti sağlamak adına kesintisiz bir infak kanalıyla insanlığa akıtır; çünkü kurtuluş insan yapımı kurumların ihtilaflarında değil, Kur’an’ın kendi kendini beyan eden bu apaçık hudutlarındadır.
