BEŞERÎ SIGLIĞIN KARŞISINDA İLAHİ MİZAN: KUR’AN-I KERİM’İN KENDİ KENDİNİ TEFSİR MUCİZESİ VE AİLE HUKUKUNDAKİ SOMUT TEZAHÜRLERİ
Giriş: Beşerî Hukukun Çelişkileri ve Modern Toplumun Buhranı
İnsanlık tarihi, adaleti tesis etme iddiasıyla ortaya çıkan ancak fıtrattan uzaklaştıkça yeni mağduriyetler üreten beşerî kanunların çelişkileriyle doludur. Bu çelişkilerin en somut ve can yakıcı şekilde yaşandığı alan ise şüphesiz toplumun özünü oluşturan aile kurumudur. Modern medeni kanunlar, popülist yaklaşımlarla bir tarafı korumaya çalışırken diğer tarafı ezmekte; babayı evlat hasretine ve sadece bir para kaynağı olmaya mahkum ederken, anneyi de küçük meblağlar karşılığında çocukların tüm ağır sorumluluğuyla baş başa bırakıp tüketmektedir. Günümüz nafaka ve velayet tartışmalarının arka planında yükselen bu toplumsal feryat, aslında hayatı bütüncül bir felsefeyle ele alamayan sığ bakış açılarının doğal bir neticesidir. Daha da vahimi, bu sistemsel körlüğe dini kılıf uydurmaya çalışan sığ bir fıkıhçı anlayışın mevcudiyetidir. Kürsülerin vitrininde şatafatlı yaşam tarzlarıyla boy gösteren bir kesim, yüksek nafaka çıkarlarını korumak adına, ayda iki bin Türk lirasına muhtaç bırakılmış gariban insanların mağduriyeti üzerinden demagoji yapmaktadır. Oysa fıtrata ve ilahi adalete dayanan Kur’an sınırları bütüncül bir gözle incelendiğinde, bu kördüğümün çözümü şüpheye yer bırakmayacak bir netlikle karşımızda durmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Kur’an-ı Kerim’in kendi kendini tefsir etme mucizesini esas alarak, aile hukukundaki kavram çarpıtmalarını deşifre etmek ve ilahi nizamın şaşmaz dengesini ortaya koymaktır.
Gerek seküler kitlelerin gerekse geleneksel nakilci çevrelerin en büyük yanılgısı, Kur’an-ı Kerim’i kulun şahsi yorumuna veya ulema kitaplarının rivayet zincirlerine muhtaç bir metin olarak görmeleridir. Bir taraf herkes kendi kafasına göre yorumluyor sığlığıyla insanları kitaptan uzaklaştırırken, diğer taraf tarihi birikimi vahyin önüne geçirerek kapıları kapatmaktadır. Oysa Kur’an, beşerin cüzi aklıyla sıfırdan yorumlamaya kalkışacağı bir metin değildir. O, kendi kavramlarını yine kendi ayetleriyle milimetrik olarak açıklayan, kendi kendini tefsir eden apaçık bir nizamdır. Yaratıcımız, kitabın tefsir yetkisini bizzat kendi üzerine almıştır ve bu kitabın, her şeyden haberdar olan hikmet sahibi Allah tarafından bizzat ayırt edilip açıklandığı ilan edilir. Dolayısıyla ilahi koruma altındaki bir kitap, kulların zamanla değişen heva ve heveslerine bırakılmamıştır. İnsana düşen görev; kafasından mana uydurmak değil, ayetlerin birbirini nasıl şerh ettiğini samimiyetle ve çıkarsızca okuyup bu bütünlüğe teslim olmaktır.
Furqân [33] – “Onlar sana her ne sorun getirirlerse getirsinler, mutlaka biz sana mutlak hakikati ve en güzel tefsiri (en açıklayıcı çözümü) getiririz.”
Hûd [1] – “Elif, Lâm, Râ. Bu öyle bir kitaptır ki, ayetleri muhkem kılınmış, sonra da her şeyden haberdar olan, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafından dikey eksende parça parça ayırt edilip açıklanmıştır.”
Kur’an’ın kendi kendini tefsir etme mucizesinin aile hukukundaki en çarpıcı örneği, mehir ve boşanma sonrası harcamalar arasındaki ilişkidir. Sığ yorumcular, mehri sembolik ve değersiz bir paraya indirgerken; diğer yandan İslam’da hiç olmayan batı tipi süreli ya da süresiz nafaka modellerine dini kılıf uydurmaktadır. Oysa Kur’an hudutları bu iki kavramı birbirinden keskin çizgilerle ayırır. Kur’an’ın kadına tanıdığı mehir hakkı, onun geleceğini ve ekonomik bağımsızlığını güvence altına alan sarsılmaz bir sermayedir, bir kantar yığınla maldır. Kur’an’ın bu sarsılmaz ekonomik kalesini bozup kuşa çeviren sığ zihniyet, kadını boşanma sonrası korumasız bıraktığı için, batı kanunlarından süreli nafaka yamaları ithal etmek zorunda kalmaktadır. Boşanma sürecinde kadının iddet süresince barınmasını ve hamileyse harcamasını emreden hüküm ise modern anlamda bir nafaka değildir. Bu, evlilik bağının hukuken henüz tamamen kopmadığı, geçiş dönemine ait geçici bir mükellefiyettir. Evlilik tamamen bittiği ve iddet dolduğu an taraflar birbirine yabancı hale gelir ve erkeğin kadının şahsına tek bir kuruş ödeme yükümlülüğü kalmaz. Ilahi düzende ömür boyu veya süreli aylık boşanma ücreti diye bir felsefe yoktur.
Nisâ [20] – “Eğer bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine kantarla (yığınla mal) mehir vermiş olsanız dahi, ondan hiçbir şeyi geri almayın. Siz, iftira atarak ve apaçık bir günah işleyerek mi onu geri alacaksınız?”
Talâq [6] – “Boşandığınız kadınları, gücünüzün yettiği ölçüde oturduğunuz yerin bir bölümünde barındırın. Onları sıkıştırmak için kendilerine zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hamile iseler, yüklerini bırakıncaya (doğum yapıncaya) kadar harcamalarını siz karşılayın.”
Mevcut beşerî sistem, çocuğu doğrudan anneye verip babayı sembolik bir iştirak nafakasıyla sistemin dışına iterek güya kadını koruduğunu iddia eder. Oysa bu yaklaşım kadını çocuk yüküyle baş başa bırakıp ömrünü tüketirken, babayı evlat hasretiyle cezalandırır. Kur’an’ın kendi içindeki tefsiri ise bu konuda tam bir adalet devrimi sunar. Ilahi hukukta çocukların soyu, bakımı, eğitimi ve barınması istisnasız babaya aittir. Öz anne bile isterse çocuğa bedava bakmak veya emzirmek zorunda değildir, ücretini babadan talep etme hakkı ayetle sabittir. Eğer kadın boşanma sonrası yeni bir hayat kuracağını ilan ederse, hiçbir güç ona zorla çocuk baktıramaz. Çocuk doğrudan babanın himayesine geçer; baba çocuğuna bizzat bakmak veya ücretini ödeyerek bakıcı tutmakla mükelleftir. Böylece kadın, evlilik bittiği an sıfır mali ve manevi yükle, tertemiz ve özgürce yeni bir hayat kurabilir. Sığ fıkıh anlayışı ise kadını çocukla baş başa bırakıp, sonra da ailesi baksın, devlet baksın veya eski kocası nafaka versin diyerek kadını sürekli yardıma muhtaç, zayıf bir pozisyona hapsetmektedir.
Bakara [233] – “Anneler, emzirmeyi tamamlamak isteyenler için çocuklarını tam iki bütün yıl emzirirler. Onların (annelerin) fıtrata uygun ölçülerdeki rızkı ve giyimi, çocuğun babasına aittir. Hiçbir kimseye gücünün üstünde bir yük yüklenmez. Ne bir anne çocuğu sebebiyle, ne de bir baba çocuğu sebebiyle zarara uğratılmamalıdır.”
Eğer bu reçete bu kadar mükemmel, adil ve fıtrata uygunsa, neden bütünüyle yaşamak isteyenlerin sayısı tarih boyunca hep çok küçük bir azınlık olarak kalmıştır sorusunun cevabı da yine Kur’an’ın kendi bütünlüğündedir. Ilahi kurallar insandan yüksek bir ahlak, dürüstlük ve fedakarlık ister. Oysa insan fıtratı peşin olanı, menfaati ve sorumluluktan kaçmayı sever. Kul kanunlarının arkasına sığınıp üç kuruş para atarak evlat sorumluluğundan kaçmak erkeğin, çocuk üzerinden eski eşinden geçinmek ise kadının nefsine kolay gelir. Kur’an, çoğunluk kavramını geçtiği neredeyse her ayette olumsuz sıfatlarla nitelerken, hakikatte direnen o küçük azınlığı özel olarak över. Çokluk kalabalığı, azlık ise kaliteyi temsil eder. Çoğunluğun kurallara uymaması, o kurallara uyan azınlığın kalitesini ve manevi değerini ortaya çıkaran ilahi bir eleme mekanizmasıdır. Allah’ın Elçisi’nin bıraktığı kutlu ve duru miras da o ilahi azınlığın yolunu aydınlatır, bu muazzam ilahi nizamı doğrudan kavrama ve anlama kabiliyeti zayıf olan insanlar için şüpheleri gideren, yolları gösteren sarsılmaz birer rehberlik sunar.
Sâd [24] – “Dâvûd dedi ki: ‘Andolsun, senin dişi koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiştir. Zaten ortaklardan çoğu birbirlerinin haklarına tecavüz ederler; ancak iman edip dikey bir ahlakla iyi işler yapanlar müstesna. Ama onlar da ne kadar azdırlar!’”
Mâide [100] – “De ki: Pis olan ile temiz olan, pis olanın çokluğu senin hoşuna gitse bile kesinlikle bir olmaz. Öyleyse ey öz akıl sahipleri, Allah’ın hudutlarına karşı sorumluluk bilinci taşıyın ki kurtuluşa eresiniz.”
Bir devletin ve hukukun asli görevi; babayı evlat hasretiyle cezalandırıp anneyi de sahte bir özgürlük maskesi altında ağır maddi-manevi yüklerle ezmek olmamalıdır. Gerçek adalet; kadına evlenirken hakkı olan o büyük ekonomik gücü tam vermek, boşanırken de mali bağları bıçak gibi kesip kadını çocuk yükünden muaf tutarak özgürleştirmektir. Kadının onuru, eski eşinin kapısında nafaka bekletilerek değil; öz ailesinin sarsılmaz hamiliğiyle, o da yoksa sosyal devletin doğrudan koruyucu desteğiyle güvence altına alınmalıdır. İnsanlık, Kur’an’ın kendi kendini tefsir eden bu bütüncül, onurlu ve sarsılmaz adalet felsefesinden uzaklaştığı, Allah’ın dinine beşerî kavramları ortak koşan sığ yaklaşımlara sığındığı müddetçe bu toplumsal buhranlardan kurtulması KESİNLİKLE mümkün olmayacaktır.
