Zahirin Hudutları ve Batının Hakikati: Zamansızlık Konforundan Fiziksel Gerçekliğe Akılcı Bir Dönüş

Giriş
Sorumluluktan Kaçışın Entelektüel Kılıfı
Bugün dünya, evrenin kusursuz mekanizmasını ve insanın doğayla olan kusursuz üretim uyumunu gören konforcu zihniyetin büyük bir çelişkisine şahit olmaktadır. Bu zihniyet, köşeye sıkışınca hemen felsefi bir soyutlamaya kaçarak şu sorunun arkasına gizlenir: “Madem Yaratıcı zamandan münezzehtir ve O’nun katında her şey zaten olmuş bitmiştir; o halde bu fiziksel süreçlerin, zamanın akışının ve kulun çabasının ne anlamı var?”
Bu soru, insanın kendi algı sınırlarının dışındaki aşkın bir boyutu referans alarak, ayağını bastığı somut dünyayı ve onun kurallarını inkar etme çelişkisidir. Bir kavramın derinliğini, dünyadaki sorumluluktan ve fizik yasalarından kaçmak için bir “kılıf” olarak kullanmak, bilimi de inancı da mantıksızlaştırmaktan başka bir işe yaramaz.

Aşkın Mutlaklık ve İnsanın Sınırı
Elbette Allah zamandan ve mekandan münezzehtir. O’nun katında (Batın boyutunda) zamansal bir kronoloji yoktur. O, “Ol” dediği an, her şey zamansız bir mutlaklıkla var olur. Ancak bu mutlaklık, insanın kuantum sınırlarını bile tam çözemeyen sınırlı zihninin vakıf olabileceği ya da analiz üretebileceği bir sistem değildir. İnsanın, mekanizmasını hayal bile edemeyeceği gayb boyutu üzerinden bu somut dünyayı yargılamaya kalkması, elindeki tüm mantıksal argümanları kendi eliyle yok etmesi demektir.
Çünkü Kur’an’ın çizdiği tablonun bir tarafında mutlak irade dururken, diğer tarafında bu iradenin fiziksel dünyadaki aşamalı icraatı durur. Yaratılışın insan için bir zaman ve süreç dahilinde işlediği gerçeği ilahi kelamda açıkça ortaya konur.
A’râf [54] – “Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evrede (kozmik aşamada) yaratandır.”
Hûd [7] – “O, hanginizin amelce daha güzel olduğunu denemek için gökleri ve yeri altı evrede yaratandır; O’nun arşı ise su üzerindeydi.”
Ayetlerde geçen “Yevm” kelimesi günlük dildeki 24 saatlik gün değil; “evre, dönem, kozmik aşama” demektir. Eğer Yaratıcı için her şey bir anlık sihirli bir değnek dokunuşundan ibaret olsaydı ve bu süreçler insan için anlamsız olsaydı, Kur’an bize yaratılışın bu evrelerini aşama aşama anlatmazdı. Zaman ve süreç, bu evrende insanın bilimi inşa edebilmesi için konulmuş mutlak birer yasadır.

Şerîat ve Sürecin Muradı
Bizler, yaratılmış varlıklar olarak Zahir (görünen, deneyimlenen, fiziksel) boyutun kurallarına tabiiz. Bu ölçü ve zahirdeki matematiksel yazılım, neden-sonuç ilişkisiyle çalışır.
Furkân [2] – “O, her şeyi yaratmış ve her şeye bir ölçü, bir nizam (sarsılmaz bir kader) vermiştir.”
Şüphesiz Allah, insanın buğdayı ekip, laboratuvarda veya toprakta onun için emek harcamasını, zamana bırakıp başak vermesini beklemeden, direkt olarak tonlarca buğdayı veya ekmeği anında var etmeye de kadirdir. Bu, O’nun gücünün mutlaklığıdır. Ancak İlahi İrade, evreni bu şekilde sihirli dokunuşlarla değil, Sünnetullah adını verdiğimiz sarsılmaz nedensellik bağlarıyla örmüştür.
Bir tohuma fıtri veya bilimsel olarak gerekli müdahaleleri yapmadan, ona ihtiyacı olan suyu, toprağı, geni ya da vitamini enjekte etmeden kendi kendine bir sonuç beklemek nasıl bir zihinsel körlükse; evrendeki fiziksel süreçleri “Allah katında zaten her şey bir an” diyerek yok saymak da aynı miskinliğin ürünüdür.

Sonuç: Şahit Olduğumuz Evrensel Sorumluluk
Bizler bilmediğimiz, idrak boyutumuzun bütünüyle dışında kalan gayb alanından değil; Zahirden, yani bilfiil şahit olduğumuz somut evrenden yola çıkmakla memuruz. Gözümüzün önündeki bu biyolojik evreler, atomik dizilimler ve zamanın akışı bizim için mutlak gerçektir.
Fâtır [1] – “Yaratmada dilediğini arttırır. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.”
Evren durağan, bitmiş bir film şeridi değil; her an yeni bir yaratılışla genişleyen ve icra edilen dinamik bir yazılımdır. İnsan, ancak bu somut nizamı inceleyerek bilimi üretebilir ve eserler üzerinden mutlak Yaratıcıya ulaşabilir.
Zamanın ötesindeki Yaratıcı, bizi zaman hududunun içine koymuş ve bu boyutta emek vermemizi murat etmiştir. Dolayısıyla, olmuş bitmiş bir evrenin lüzumsuzluğunu sorgulamak yerine; bu muazzam sistemin içinde üzerimize düşen entelektüel sorumluluğu yerine getirmek, akıl sahibi her insanın yegane fıtri borcudur.

Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir