ZAMAN VE MEKÂN HUDUTLARI AÇISINDAN İSRÂ VE MİRÂC’IN RUHÂNÎ HAKİKATİ
Giriş: Geleneğin Sığlığından Kur’an’ın Özüne
İslam düşünce tarihi boyunca üzerinde en çok spekülasyon yapılan, kelimelerin dış kabuğuna takılan sığ yaklaşımlar veya bütünden kopuk parçacı okumalar sebebiyle aslından uzaklaştırılan konuların başında, Elçi’nin yaşadığı o büyük yükseliş ve idraki inkılap meselesi gelmektedir. Geleneksel anlatılarda bu hadise, çoğunlukla biyolojik bir bedenin gökyüzüne fırlatılması ve Allah’ın bulutların üzerinde, mekânsal bir katta durarak Elçi’yi kabul etmesi gibi tasvir edilir. Oysa bu yaklaşım, Kur’an’ın zamandan ve mekândan münezzeh Allah tasavvurunu ve ilahi sınırları bütünüyle zedelemektedir. Kur’an’ın kendi kendini açıklama metodunu kullanarak bu meseleyi ele aldığımızda, karşımıza fiziksel bir uzay seyahati değil; zaman, mekân ve biyoloji hudutlarının ötesinde, tamamen manevi ve idraki bir zirve çıkmaktadır.
İsrâ [1] – “Kulunu bir gece Mescid-i Harâm’dan, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz O, her şeyi işitendir, her şeyi görendir.”
Necm [11] – “Kalp, gördüğünü yalanlamadı.”
Necm [17] – “Göz ne kaydı ne de sınırı aştı.”
Necm [18] – “Andolsun o, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını bizzat gözle gördü.”
Kur’an, fiziki ve mekânsal bir yolculuktan bahsederken yeryüzü boyutunda gerçekleşen bir gece yürüyüşünü anlatır ve bu olağanüstü yolculuğun amacını ayetlerden bir kısmını göstermek olarak sınırlandırır. Dönemin şartlarında kervanlarla aylarca süren bir mesafenin bir gecede katettirilmesi, madde aleminde mesafelerin altüst edildiği somut ve dünyevi bir mucizedir. Ancak dikey eksende gerçekleşen o büyük yükselişte Kur’an, bu muazzam tecrübenin kalbi ve ruhani bir şahitlik olduğunu bizzat kalp kelimesini seçerek sabitler. Allah, bu dünya hayatında biyolojik bir gözle ve madde elbisesiyle kendisinin görülemeyeceğine dair en kesin sınırı Hz. Mûsâ üzerinden net bir dille çizmiştir.
A’râf [143] – “Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca: Rabbim, bana kendini göster, Sana bakıp Seni gözle göreyim dedi. Allah buyurdu ki: Beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde sarsılmadan durabilirse sen de Beni görebilirsin. Rabbi dağa tecelli edince onu un ufak etti ve Mûsâ bayılarak yere düştü. Kendine gelince: Sen noksan sıfatlardan münezzehsin, Sana tövbe ettim ve ben inananların ilkiyim dedi.”
Qâf [16] – “Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını bizzat biliriz. Çünkü Biz ona şah damarından daha yakınız.”
Qâf [29] – “Benim katımda söz değiştirilmez ve Ben kullara asla zulmedici değilim.”
Allah katında söz ve sünnet değişmeyeceğine göre, bu büyük yükseliş olayı biyolojik bir bedenin Allah’ın yanına gitmesi veya biyolojik bir gözün O’nu dünyada görmesi kesinlikle olamaz. Eğer Allah yukarıda lokalize bir yerde olsaydı, her an her yerde olan ve kuluna şah damarından daha yakın olan Allah tasavvuru bütünüyle yıkılırdı. Dolayısıyla bu hadise, fiziki bir tırmanış değil, biyolojik sınırlar muhafaza edilerek kulun şah damarından yakın olan Rabbiyle olan manevi bağının ve perdeler ötesi yakınlığının en üst zirveye ulaşmasıdır. Elçi’nin yaşadığı tecrübe, zaman ve mekân algısının tamamen ortadan kalktığı o ruhani boyutta, gaybın doğrudan kalbine inşa edilmesidir.
Müddessir [43] – “Onlar derler ki: Biz salatı yerine getirenlerden (ilahi sistemin izini milimetrik takip edenlerden) değildik.”
Müddessir [44] – “Yoksulu, miskini doyurmuyor, o paylaşım kanalını açmıyorduk.”
A’râf [44] – “Cennet halkı cehennem halkına: Rabbimizin bize vadettiğini biz gerçek olarak bulduk; siz de Rabbinizin vadettiğini gerçek olarak buldunuz mu? diye seslenirler. Onlar da: Evet derler. Bunun üzerine aralarından bir çağırıcı: Allah’ın laneti zalimlerin (ilahi hudutları çiğneyenlerin) üzerinedir diye haykırır.”
İnsanoğlu zamanı geçmiş, şimdi ve gelecek olarak üç parçaya böler ancak zamanı ve mekânı yoktan var eden Allah için geçmiş ne ise gelecek de odur. Kur’an’da, insanlık tarihi için henüz yaşanmamış olan cennet ve cehennem diyaloglarının, o feryatların ve nida sahnelerinin sanki şu an yaşanıyormuş ya da geçmişte yaşanıp bitmiş gibi geçmiş zaman kipiyle verilmesi bunun en büyük delilidir. Bu ayetler, Elçi’nin kalbine teşkil edilen o muazzam gayb ekranının Kur’an’daki en açık kanıtlarıdır. Allah, zamansızlık ve mekânsızlık boyutunu Elçi’nin kalbine açarak, gelecekte kesin olarak yaşanacak bu mutlak gerçekliği ona ayen beyan seyrettirmiş, gaybın perdelerini kaldırmıştır.
Bakara [285] – “Elçi, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de. Hepsi; Allah’ya, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine iman etti. Biz O’nun elçilerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiniz dediler ve: İşittik ve itaat ettik, Rabbimiz Senin affını dileriz, dönüş sanadır dediler.”
Bakara [286] – “Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez. Kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği kötülük de kendi aleyhinedir. Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi sorumlu tutma. Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz! Gücümüzün yetmeyeceği şeyleri de bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla, bize rahmet et. Sen bizim Mevlamızsın, hakikati örtenler toplumuna karşı bize yardım et.”
Elçi, zaman ve mekân hudutlarının ötesine geçerek geleceğin, ahiretin, o cehennem feryatlarının ve cennet nidalarının yaşayan tek şahidi olmuş ve oradan insanlığın önünü aydınlatacak en büyük gaybî hakikatleri taşımıştır. Kur’an ayetleri yeryüzünde elçilik misyonuyla hayata indirilirken, Bakara Suresi’nin son iki ayeti arada hiçbir beşeri ve sığ vasıta olmadan doğrudan Elçi’nin kalbine ilham edilmiştir. Bu ayetler, gayba iman bilincini ve hesap gününün muazzam hafifletici müjdelerini içeren sarsılmaz birer rehberdir.
Sonuç
Kur’an’ın sarsılmaz kelime mühendisliği ve gayb dengesi süzgecinde bu büyük yükseliş; bulutların üzerine çıkılan kozmik bir uzay seyahati değil, bilakis kulun Rabbiyle arasındaki tüm perdeleri kaldırıp mutlak teslimiyet boyutunda ilahi ayetleri bizzat kalbiyle gördüğü manevi ve idraki bir inkılaptır. Elçi’nin kalbine teşkil edilen bu zaman ötesi gayb ekranı sayesinde, Kur’an’daki ahiret sahneleri insanlık için birer masal olmaktan çıkıp, tam bir kesinliğe kavuşmaktadır. Bu idrakle salatı hayata ikame eden her kul, ilahi azametin, adaletin ve sorumlulukların bilinciyle eğilmeden dik durarak Rabbiyle o sarsılmaz bağı her an canlı tutar.
