İSTİŞARE VE EVRENSEL AHLAKIN KUR’ANÎ HUDUTLARI

İSTİŞARE VE EVRENSEL AHLAKIN KUR’ANÎ HUDUTLARI
Giriş: Geleneğin Sığlığından Kur’an’ın Özüne
Sosyal medyanın ve geleneksel yapıların ürettiği en büyük kriz, bilgi eksikliği değil; ahlak ve yöntem krizidir. Yüzyıllar boyunca insan aklına dayatılan sığ din algısı, istişare kavramını liderlerin veya egemen güçlerin vicdanına bırakılmış, keyfi ve bağlayıcılığı olmayan bir danışma seansına indirgemiştir. Oysa Kur’an’ın evrensel hudutlarında istişare, mümin topluluğun sarsılmaz anayasası niteliğinde bir farzdır. Bireysel aklın sığlığından, duygusallığından ve bencil arzularından kurtularak Allah’ın mutlak adalet sınırlarına ulaşmayı sağlayan bu mecburi mekanizma, ortak aklın ve ilahi mizanı ayakta tutan en büyük yönetim kalkanıdır.
Şûrâ [38] – “Onlar, Rablerinin çağrısına bizzat icabet ederler, salatı (o büyük teslimiyet şemsiyesini) hayata ikame ederler ve onların tüm toplumsal işleri aralarında tam bir danışma (istişare) iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da sürekli o paylaşım kanalını (infakı) açarlar.”
Âl-i İmrân [159] – “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Öyleyse onları affet, bağışlanmaları için dua et ve topluma ait işlerde onlarla mutlaka danışarak (istişare ederek) karar al. Bir kez azmettin mi, artık sadece Allah’ya güvenip dayan. Şüphesiz Allah, Kendisine güvenip dayananları bizzat sever.”
Kur’an’ın bu sarsılmaz dikey ekseninde istişare, salat ve infak gibi hayati kolonlarla aynı hizada zikredilmiştir. Vahiy alan, ümmetin en bilgini ve lideri olan Allah’ın Elçisi dahi olsanız, topluma ait ortak kararlarda bireysel, gizli ve keyfi hüküm verme ruhsatı kesinlikle yoktur. Ayette geçen “onlarla mutlaka danışarak karar al” emri, istişarenin bağlayıcı bir hukuki zorunluluk olduğunu milimetrik olarak ilan eder. İstişare, kişilerin egolarını kırarak ortak hakikate boyun eğmelerini sağlar; laf yetiştirmeyi değil, problemin Kur’anî çözümünü ortaya çıkartmayı amaçlar. Tek bir aklın gözünden kaçabilecek bir ayrıntı ve ayetleri bağlamından koparma hatası, ancak samimi bir istişare masasında tespit edilip düzeltilir. Bu mekanizma, bireyleri bir hocaya, lidere veya alime körü körüne köle olmaktan koruyarak şahıs dinini un ufak eder.
Kamer [17] – “Andolsun Biz Kur’an’ın zihninizde bir araya getirilip hayat programı yapılmasını bizzat kolaylaştırdık. Öyleyse zihnini çalıştırıp öğüt alan yok mu?”
Bakara [260] – “Hani İbrâhîm: Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana bizzat göster demişti. Allah: İnanmadın mı? buyurdu. İbrâhîm: Hayır inandım, fakat kalbimin tamamen mutmain olması için dedi. Allah: Öyleyse kuşlardan dördünü al, onları kendine alıştır, sonra her dağın başına onlardan bir parça koy, sonra da onları bizzat çağır; sana koşarak geleceklerdir. Bil ki Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Tevbe [31] – “Onlar, Allah’ı bırakıp alimlerini (o sığ otoritelerini) ve rahiplerini bizzat rabler edindiler; Meryem oğlu Mesîh’i de. Oysa onlar, tek bir ilâhtan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştuklarından bütünüyle münezzehtir.”

Kur’an’ın emrettiği ortak akıl mekanizması, ne yazık ki İslam tarihinin kırılma noktalarında, kendi çıkarlarını korumak isteyen güç odakları tarafından kasıtlı olarak terk edilmiş ve yerine mutlak biat felsefesi dîne enjekte edilmiştir. Zamanla alim veya hoca kisvesine bürünen şahıslar, “Siz sıradan halksınız, aklınız ermez, biz ne dersek din odur” söylemiyle kendi otoriterliklerini yerleştirmişlerdir. Kur’an dinin kolay olduğunu söylerken, bu yapılar dini binlerce uydurma rivayetle doldurarak insanları kendilerine mecbur bırakmış, soru sormayı ise edepsizlik veya fitne saymışlardır. Oysa Kur’an, İbrâhîm Elçi’nin bile kalbinin mutmain olması için soru sorduğunu aktarır. Bir mümin onlara ayet okuduğunda, “Sen anlayamazsın, filan hazret ne yazmış ona bak” diyenler, tam olarak alimlerini rab edinenlerin sığ bataklığındadır.
Mâide [8] – “Ey iman edenler! Allah için adaleti titizlikle ayakta tutan şahitler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz, sizi kesinlikle adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun; bu takvaya en yakın olanıdır. Allah’tan sakının, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan bütünüyle haberdardır.”
Hucurât [11] – “Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin, belki kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınlarla alay etmesin, belki kendilerinden daha iyidirler. Kendi benliğinizi ayıplamayın ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim de tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin (ilahi hudutları çiğneyenlerin) ta kendileridir.”
Lokmân [18] – “Küçümseyerek insanlardan yüzünü bizzat çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphesiz Allah, büyüklük taslayan ve kendini övüp duranların hiçbirini kesinlikle sevmez.”
İstişare masasının namusu sayılan evrensel ahlak kuralları, belirli bir zümrenin tekelinde olmayıp tüm insanlığın ortak paydasıdır. Fikrin sahibinin makamı, rütbesi ne olursa olsun; getirdiği delil doğruysa o fikre saygı duyulur ve bir topluluğa olan öfke bizi asla adaletsizliğe sevk etmez. “Sen kimsin ki bunu söylüyorsun?” diyerek şahsı hedef almak acizlerin ve ahlaksızların yöntemidir; Kur’an insanları arkalarından çekiştirmeyi ve alay etmeyi kesin bir dille yasaklar. Sözler çarpıtılarak, manipüle edilerek veya silinerek üste çıkılmaya çalışılmaz; bilgiyi sansürlemek evrensel dürüstlük ahlakıyla bağdaşmaz. İstişare masasına oturan kişi, karşısındakini açık fikirlilikle ve kibirden arınmış bir kalple dinlemek zorundadır.
Furqân [33] – “Onlar sana hiçbir örnek getiremezler ki, Biz sana hakikati ve en güzel tefsîri (o muazzam ilahi açıklamayı) bizzat getirmiş olmayalım.”
En’âm [38] – “Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer topluluk olmasınlar. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra onlar bizzat Rablerinin huzurunda toplanacaklardır.”
Nahl [89] – “Her ümmet içinden kendi aleyhlerine bir şahit getireceğimiz gün, seni de bunların üzerine şahit olarak getireceğiz. Biz bu Kitab’ı sana her şey için bir açıklama, bir doğru yol rehberi, bir rahmet ve Müslümanlara bir müjde olarak bizzat indirdik.”
Bizim bu çalışmada yürüttüğümüz istişarenin somut neticesi, hem bir yöntem hem de bir duruş manifestosudur; dini sığlaştırmayı bütünüyle reddediyoruz. Kur’an’da eş anlamlı kelime yoktur; geleneksel meallerin hımâr, cilbâb ve müzzemmil gibi kavramların her birini örtü diyerek tek kelimeye indirgemesi vahyî zenginliği sığlaştırmaktır. Kur’an, insan uydurması edebi mecazlardan münezzehtir; ayetlerin zahiri ve batıni boyutu olan mutlak birer gerçeklik ifadesi vardır. İstişare ahlakına uymayan, karşısındakini sansürle yok etmeye çalışan hoca kisveleri neye inanırlarsa inansınlar, evrensel insanlık ahlakından bütünüyle sınıfta kalmışlardır. Müminlerin görevi kurgusal korkularla insanları sindirmek değil; yerin üstünde fiilen var olan zulümlerden sakındıran Kur’anî sorumluluk bilincini ortak akılla ve istişareyle topluma yeniden üflemektir.
Sonuç
Kur’an’ın sarsılmaz kelime mühendisliği ve gayb dengesi süzgecinde istişare; bir formalite veya tavsiye niteliğinde bir sohbet değil, bilakis bireysel sapmaları engelleyen, toplumsal adaleti ve mizanı ayakta tutan hukuki bir zorunluluktur. Ortak aklı işleten ve bu ilahi hududa riayet eden bir toplumda adaletsizlik, haksızlık ve zulüm bütünüyle işlevsiz kalır. Bu idrakle istişareyi hayata ikame eden her kul ve topluluk, kendi nefsinin sığlığından sıyrılarak Allah’ın sarsılmaz ve pürüzsüz