KUR’AN IŞIĞINDA İLAHİ ADALET: MÂİDE 38 VEYA SOSYAL SORUMLULUK TERAZİSİ
İslam dünyasında ve modern çağda en çok tartışılan konulardan biri, Kur’an’da geçen “hırsızlık yapanın elinin kesilmesi” hükmüdür. Bu meseleyi doğru anlayabilmek için öncelikle asırlardır süregelen fıkhî mezhep tartışmalarını, insan üretimi beşeri yorumları bir kenara bırakarak doğrudan Kur’an’ın kendi ışığına ve ayetlerin bütünlüğüne yönelmemiz gerekir. Çünkü vahiy bir bütündür ve tek bir ayetten yola çıkarak hüküm vermek insanı yanılgıya sürükleyebilir. Allah sistemini tamamlamıştır ve O’nu hakkıyla anlamak, kelamını bütünsel bir mizan içinde ele almaktan geçer [Qamer 49].
1. Uydurma Mecazların Reddi ve Kesin Hudut
Mâide 38 – “Hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden kadının, yaptıklarına bir karşılık ve Allah’tan caydırıcı bir ceza olarak ellerini kesin. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Bazı modern yorumcular bu ayetteki “kesme” (qat’) ifadesinin mecaz olduğunu, “hırsızın hırsızlık yapma imkanını ortadan kaldırmak, gücünü kesmek veya onu engellemek” anlamına geldiğini savunurlar. Ancak Kur’an’ı kendi apaçık yapısıyla analiz ettiğimizde bu yaklaşımın büyük bir çelişki doğurduğu görülür. Eğer Allah “engelleyin” demek isteseydi, bunu açıkça söyleyebilecek kelimelere sahipti.
Kur’an’ın kesin sınırlar (hudutlar) bildiren ve emir içeren ayetlerinin içine fuzuli mecazlar yerleştirmek, onun açıklayıcılık vasfına ve orijinal tabiatına zarar verir. Dolayısıyla buradaki fiziki hüküm kesin ve nettir; ancak bu hükmün hangi şartlarda uygulanacağını anlamak için Kur’an’ın bütününe bakmak şarttır.
2. Sosyal Adalet Sağlanmadan Cezalandırma Hukuku İşlemez
Kur’an bize akrabayı gözetmeyi, komşuya yardım etmeyi, fakiri doyurmayı ve rızık kanallarını sürekli açık tutarak (infak) bölüşmeyi yüzlerce ayetle emreder. Sosyal sorumluluğun çiğnendiği bir yapıda adalet terazisi kurulamaz. Ailesi aç olduğu için hırsızlık yapan bir bireyin yargılandığı bir düzende; eğer o mahrum kişi toplumdan, fırıncıdan veya kamudan yardım isteyip karşılık bulamadığı için bu eyleme itildiyse, orada asıl suçlu toplumsal paylaşım kanallarını tıkayanlardır.
Vahyin adalet terazisi tam olarak bunu ortaya koymaktadır: Sosyal adalet sağlanmadan, cezalandırma adaleti uygulanamaz. Buradan yola çıkarak hırsızlık eylemini ilahi mizan uyarınca ikiye ayırmak mecbburiyettir:
3. Zaruret Sınırı ve Fuzuli Tecavüz Ayrımı
Bakara 173 – “O, size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilenleri haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, sınırı aşmamak ve birinin hakkına tecavüz etmemek şartıyla ona bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
- Zaruretten Doğan Durum: Bir insan açlıktan ölmemek veya ailesini yaşatmak için çaresizlikten ekmek çalmışsa, Kur’an’ın bütününe göre bu eylem “hırsızlık” statüsüne girmez. Çünkü Kur’an, çaresiz kalanlara haram olan domuz etini yemeyi bile mübah kılmıştır. İnsan hayatını ve can emniyetini korumak, malı korumaktan her zaman daha önceliklidir. Toplumun ve kamu otoritesinin aç bıraktığı bir insanın hayatta kalma çabası cezalandırılamaz.
- Fuzuli ve Açgözlü Hırsızlık: Kişinin geçinecek rızkı, işi ve imkanı varken; sırf hırsı, bencil arzuları ve kolay yoldan zengin olma şehveti yüzünden masum insanların emeğine göz dikip hırsızlık yapması durumudur. İşte bu fuzuli hırsızlık, ayetteki el kesme cezasının tam olarak karşılığıdır. Çünkü burada bir çaresizlik değil, toplumsal huzuru ve mülkiyet hakkını dinamitleyen açık bir hudut tecavüzü vardır.
Kusursuz Nizam
Allah’ı ve O’nun kelamını anlamanın altın kuralı, resmi bütünüyle görmektir. İlahi sistemde asıl olan sadece cezalandırmak değil, suçu doğuran sebepleri ortadan kaldırmaktır. Toplumsal adaleti ayakta tutmanın ilk pratik adımı olan yardımlaşma araçları (mâûn) ve sınır tanımayan fedakarlık demek olan sürekli paylaşım (infak) kültürü yaşatıldığında toplumda aç insan kalmaz [Mâûn 7, Bakara 274].
Bir kuru ekmeği bile ihtiyacı olanla paylaşabilen insanların yaşadığı bir coğrafyada hırsızlık zaten istisnai bir olay haline gelir. Kur’an; infak ve merhametle suçun zeminini kurutmayı, geriye kalan fuzuli ve kötü niyetli suçluları ise sarsılmaz keskin sınırlarla (hudutlarla) durdurmayı
