ÂDEM’İN YARATILIŞI VE BEŞERİYETTEN İNSANLIĞA GEÇİŞ HUDUDU
Bugün İslam dünyasında ve akademik çevrelerde en çok tartışılan konulardan biri; Âdem’in biyolojik anlamda “ilk insan” mı, yoksa var olan bir topluluk içinden “seçilmiş bir elçi” mi olduğudur. Bazı çevreler, modern teorilerle Kur’an’ı uzlaştırma çabasıyla Âdem’in bir topluluk içinden seçildiğini iddie etse de, Kur’an’ın bütüncül ve mantıksal okunması bizlere çok daha berrak ve sarsılmaz bir gerçek sunmaktadır.
1. Evrensel Kanun: Çift Yaratılış
Zâriyât 49 – “Düşünüp öğüt alasınız diye biz her şeyi çift yarattık.”
Bakara 35 – “Ve dedik ki: Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşin, orada dilediğiniz yerde bol bol yiyin; ancak şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.”
Kur’an, evrensel bir biyolojik yasayı ortaya koyar. En basit canlı hücrelerden en karmaşık organizmalara kadar geçerli olan bu kural, insanın yaratılışında da tecelli etmiştir. Eğer Âdem var olan bir kalabalık içinden sadece bir elçi olarak seçilseydi, Kur’an’ın ısrarla vurguladığı “Âdem ve eşi” vurgusu ve onların tekil bir kökenden gelişi anlamsız kalırdı. İnsanlık, ilahi yasa gereği bir çift olarak başlatılmıştır.
2. Meleklerin Sorusu ve “Beşer”den “İnsan”a Geçiş Hududu
Bakara 30 – “Hani Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim’ demişti. Onlar da: ‘Orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi var edeceksiniz? Oysa biz seni hamd ile tesbih ediyor ve seni noksanlıklardan arındırıyoruz’ dediler. Allah: ‘Şüphesiz ben, sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi.”
…
Hicr 29 – “Onu bütünüyle şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın.”
Meleklerin “Yeryüzünde kan dökecek ve bozgunculuk çıkaracak birini mi var edeceksiniz?” sorusu, genellikle Âdem öncesi insan benzeri topluluklara yorulur. Oysa bu durum, meleklerin o ana kadar yeryüzünde hüküm süren yırtıcı canlıların ve biyolojik varlıkların (beşerin) “güçlü olanın zayıfı yok ettiği” doğasına dair ekolojik gözlemleridir.
Âdem, bu biyolojik döngünün (kan dökme ve hayvani içgüdülerin) içine, Allah’ın ruhundan üflediği, yani irade, akıl, vicdan ve sorumluluk bilinci yüklediği “ilk insan” ve “ilk halife” olarak dahil edilmiştir. Yani Âdem, biyolojik bir karmaşanın tesadüfi bir ürünü değil; ilahi bir iradeyle “insanlık” vasfının ilk bilinçli temsilcisi olarak var edilmiştir.
3. Vahiy Öncesi Serbestlik ve İlahi Hudutların Başlangıcı
Tâhâ 123 – “Allah şöyle dedi: İkiniz birden oradan (cennetten) aşağı inin, birbirinize düşman olarak. Benden size bir hidayet (rehber) geldiği zaman, kim benim hidayetime uyarsa artık o sapmaz ve mutsuz olmaz.”
…
Nisâ 23 – “Geçmişte olanlar müstesna, iki kız kardeşi aynı anda nikahınız altında birleştirmeniz de size haram kılındı. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
En çok merak edilen “insanlığın ilk çoğalma süreci”, Kur’an’ın tedricilik (aşama aşama inşa) ilkesiyle açıklanabilir. Allah, Âdem ve nesline yeryüzüne indiklerinde bir serbestlik dönemi tanımıştır. Bu ilk süreçte henüz kurumsal nikah, haram ve helal gibi toplumsal “hudutlar” henüz vahyedilmemişti. İnsanlık belli bir sayıya ve sosyolojik olgunluğa ulaşana kadar, fıtri bir döngüde çoğalmış; ne zaman ki Allah Âdem’in yönelişini kabul edip ona elçilik ve hukuk düzeni vermiş, işte o zaman “Allah’ın Hudutları” devreye girmiştir.
Yasak gelmeden önceki ilk nesil uygulamaları, Kur’an’daki “Geçmişte kalanlar müstesna” evrensel hukuk kaidesi uyarınca bir günah veya ihlal değil, o dönemin fıtri bir zaruretidir.
Sonuç: Evrimsel Dayatmaların Epistemolojik Eleştirisi
Âdem’in sıradan insanlar arasından seçildiğini iddia etmek, Kur’an’daki yaratılış mucizesini beşeri teorilere zorla uydurma çabasından ibarettir. Oysa Kur’an apaçık bir kitaptır ve akıl sahiplerine insanın özel bir yaratılışla, bir halife ve çift olarak yeryüzü sahnesine çıktığını bildirir. İnsanı hayvani “beşer” seviyesinden “insan” makamına çıkaran şey, bu özel bilinç yüklemesi ve sonrasında gelen ilahi hudutlardır.
Âdem ilk insandır, sorumluluk bilincinin ilk temsilcisidir. Kur’an’ı bir bütün olarak, akıl ve ferasetle okuduğumuzda, her şeyin yerli yerine oturduğu ve hiçbir çelişkinin kalmadığı aşikardır.
