İBADETTE BİLİNÇ VE DİL: ALLAH’IN HUDUTLARINI KENDİ LİSANIMIZLA KAVRAMAK

İBADETTE BİLİNÇ VE DİL: ALLAH’IN HUDUTLARINI KENDİ LİSANIMIZLA KAVRAMAK

İnsanoğlunun bu dünyadaki varlığı, bir başıboşluk hali değil; bir sorumluluk, irade ve tanıklık sürecidir. Vahiy, insanın varoluşsal konumunu net bir soruyla sorgular.

1. Varlık Amacı ve Sorumluluk Bilinci

Kıyâme 36 – “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?”

Bu soru, ilahi nizamın sadece dar mekanlara sıkışmış bedensel ritüeller bütünü değil; tüm yaşamı kuşatan bir varoluş kılavuzu olduğunu ilan eder. Bu kılavuzu anlamak ve Allah’ın tayin ettiği hudutlara, yani sınırlara riayet etmek ise ancak yüksek bir bilinç meselesidir.

2. Dil ve Anlaşılabilirlik: Vahyin Evrensel İlkesi

İbrâhîm 4 – “Biz her elçiyi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın. Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Yeryüzünde binlerce dil konuşulmaktadır. Allah, mesajını her kavme kendi lisanıyla gönderdiğini beyan ederek, teslimiyetten temelinin “anlamak ve kavramak” olduğunu açıkça vurgular. Vahyin Arapça indirilmesinin yegane sebebi, ilk muhatabı olan toplumun onu kendi lisanında kavrayıp hidayete ermesidir.

Herhangi bir coğrafyadaki insanın Allah’ın hudutlarını, yani emir ve yasaklarını anlamasının yolu, o kelimelerin kalbe kendi lisanıyla inmesinden geçer. Arapçanın içindeki hamd, rahmân, rahîm, rabb gibi kavramların içeriğini kendi lisanında derinlemesine kavramak, dili sadece bir seslendirme aracı olmaktan çıkarıp bir idrak eylemine dönüştürür.

3. Büyük Teslimiyet Şemsiyesi Altındaki Gaflet

Mâ’ûn 4 – “Yazıklar olsun o musallînlere (teslimiyet iddiasında olanlara/ritüeli uygulayanlara)!”


Mâ’ûn 5 – “Ki onlar, yaptıkları o salattan (bağlılıktan/teslimiyetten) gafildirler.”

Vahiyde bedensel ritüelleri de kapsayan o Büyük Teslimiyet Şemsiyesi (Salat), Allah’a olan bağlılığı hayatın bütününde ispatlayan tüm eylemleri temsil eder. Ayetteki sarsıcı ihtar, teslimiyet iddiasında bulunanların düştüğü derin gafleti sergiler. Buradaki gaflet, sadece bedensel bir ritüeli aksatmak değildir; ne dediğini, neden eğildiğini ve secdede kime söz verdiğini bilmemektir.

Anlamadığı bir dilde, kelimelerin ruhundan habersiz bir ritüel sergileyen kişi; o eylemin dışındaki hayatında yetimi itip kakıyor, yoksulu doyurmuyor ve adaleti eziyorsa, o kişi salat bütününden tamamen kopmuş demektir. Oysa kendi lisanıyla, neye söz verdiğini bilerek Allah’ına yönelen bir mümin için bu yöneliş, bir nefis terbiyesi ve hayatın her anını kapsayan bir teslimiyet beyanıdır.

4. İbadetin Özü: Zikir ve Şahitlik Hududu

Rûm 22 – “Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için ibretler vardır.”

Yönelişin asıl amacı Allah’ı anmak, yani zikir ve O’nun koyduğu sınırlara şahitlik etmektir. İnsan, anlamadığı ve zihninde kavramlaştıramadığı bir dille neye ve nasıl şahitlik edebilir? Bilinçli bir şekilde, kendi dilinin imkanlarıyla Allah’ın ayetlerini tefekkür eden insan, Hudûdullah’ı korumaya daha muktedirdir. Çünkü bilinçli bir teslimiyet, körü körüne yapılan bir taklitten her zaman üstündür.

Sonuç

Allah’ın hudutları, insanın özgür iradesiyle seçtiği birer hayat pusulasıdır. Bu pusulayı doğru okumak için insan yabancı bir dilbilgisinin tamamını öğrenmek zorunda değildir; ancak yöneldiği her kelimenin kalbindeki ve hayatındaki net karşılığını bilmek zorundadır. İnancı anlık bir tören olmaktan çıkarıp yaşama gayesi haline getirmek, ancak okuduğunu anlayan ve anladığını yaşayan “akleden” zihinlerle mümkündür. Kendi Lisanımızla Allah’a yönelmek, O’nun farklı dilleri birer ayet olarak yaratması gerçeğine de en uygun düşen hakiki samimiyettir.